DİNLE KÜÇÜK KIZ...
O
ve yalnızlığın arasındaki
uçurumun tam ortasında
ve her ikisinden de çok uzak,
hemen karşısındaki bir sandalyede gölgenin,
tabağındaki yemeği
adalar ve
girdaplarıyla uçsuz bucaksız,
okyanuslara ayırıyorsun.
Eski sandalye kürek kemiklerini acıtıyor...

Yarattığın sensiz dünyayı
masada bırakıp sonra
dışarı atıyorsun kendini
biraz nefes alabilmek için,
ayaklarının altındaki kaldırım
altın rengi yapraklardan oluşan
kalın bir halıyla örtülü...

Günlerin
göz açıp kapanırcasına hızlı
ve hatta sıkıcı günlerin bile
Yıldırım hızıyla geçtiği zamanları özlüyorsun,
tıpkı hızla geçen bir trenin
aydınlık pencerelerini izler gibi...

Telaşla uçuşurken serçeler
muhabbet kuşları gibi
insanların da
yalnız kaldıklarında öldüklerini biliyorsun...

'Yalnızlık yalnız suçlulara reva görülen,
karşısında titrenilen bir şey olmamalı'
diyorsun sonra
döndüğün masada seni bekleyen
soğuk dünyanın soğuk denizlerinde
salınan naif dalgalar
akarken vücuduna...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder