28 Haziran 2017 Çarşamba

ÖLÜMDEN ÖNCEKİ YAŞAM...

Bir yerlere doğru yolculuğu çıkmaya dair
umutsuzca bir hasreti anlatan 
cümleleri, beyaz sayfa üzerinde
parkta koşuşan çocuklar gibi tepinen,
hepsi birbirinden tehlikeli fiillerle silahlanmış
cümleler yazıyorsun. 
Fotoğraf
Pencereni açmak,
direklerini pervaza dayamak, caddeyi izlemek
ya da saatlerce basit bir Anadolu kilimi üzerinde
yorgun siyah bir köpek gibi yatmak iken
tüm amacın, anlıyorsun, 
asıl sıkıntının sana yolladığı son (ilk) mektup olduğunu...
Açılıp kapanmaktan kat yerleri yırtık
güneş asıl rengine azıcık sütlü kahve katmış:
Sorun 'yazdıklarının mükemmel olması' 
ve biliyorsun,
gerçek aşkın bu kadar tutarlı olamayacağını,
sözün aşk karşında dengesini kaybedeceğini,
tutkunun söz söyleme yeteneğinin çalımına takılacağını, gerçek aşkın dilinin tutuk,
beceriksiz ve aciz olduğunu...
Fotoğraf
Ve gözün tavanda gittikçe büyüyen bir karaltıya takılıyor, kimsenin görüp fark edemeyeceğinden emin olduğun şizofrenik bir evren kadar büyük,
tanımsız bir nokta kadar,
doğru kadar,
düzlem kadar,
geometri kadar saçma..
Karaltının 'kendi için' olduğunu,
saatlerce içinde yürüyüp de
kimseyle karşılaşmadığın zaman anlıyorsun.. 
Fotoğraf
Ve nihayet; bir yazarla karşılaşıyorsun içindeki içeride,
adını çıkaramadığın, kendi kendine söylenen:
soğuk diye bir şeyin olmadığını söylüyor ilkin umutla,
soğuk, sıcağın olmaması ve
karanlık da yok diyor sonra aslında,
o da ışığın olmamasıdır.
Yani var olan ve var olmayan, aynı şey...
Peki diyorsun sonra, biraz ümit, bir cesaret,
Ya yalnızlık?
Yalnızlık yok diyor.
Yalnızlık senin yokluğundur...

27 Haziran 2017 Salı

ÖLÜMDEN ÖNCEKİ YAŞAM...

Koltuğunda izlediğin güneşi göremediğin
yoğun, ağır, bulutlu günlerin de olacak,
devam ettirmenin anlamsız geldiği
ve en kötüsü elbet;
ardarda gelmesi bu günlerin...
Fotoğraf
Yine de yağarken yağmur,
kucağında mırıldayan kuru bir buluta sarıldığın için
şanslı hissedeceksin kendini.
Yağmur altında dans eden bir kız çocuğu göreceksin sonra belki 19 unda ve deli sanılacak,
müziği, yağmur sesini duyamayan
zavallı bağnazlar tarafından:
beyinleri gözbebekleri olan, aydınlık gördükçe küçülen... 
Fotoğraf
Onu hatırlatacak
ve Fransızcada 'özlemek' yok
'eksik kalmak' fiili var deyişini.
Ona; onu özlüyorum demeyecek,
beni eksik bıraktın diyeceksin
bir daha karşılaşırsanız eğer...
Velhasıl asıl derdinin
'içinde, anlatamadığın
belki bu yüzden  yaşanmamış hikayelerin' ve onları saklaman, paylaşamaman, yaşayamamanın
sıkıntısı olduğunu anlayacaksın.
Kahvenden büyük bir yudum alıp,
camda akan yağmur izlerini,
açtığın atlastaki nehirlerle eleştirip
Nil nehrini bulup, sevineceksin sonra...
Ölüme yakın bu hastalıklı varoluş içinde
bizzat ölümü toz pembe göremeyenlerin
renk körü olduklarını not edeceksin 
duvarlarındaki diğer şiirler arasına. 
Fotoğraf
Daha önce,
Tüm evrenin bir tabut içi kadar boş,
bomboş olduğunu yazdığın yerin
hemen altındaki boşluğa,
ellerin titrek ve gözlerin parlayarak ekleyeceksin; 
evrenin bu tabut kadar boş varlığı
sadece senin ölümünle dolabilecek bir gün...

26 Haziran 2017 Pazartesi

ÖLÜMDEN ÖNCEKİ YAŞAM...

Lanetleyen, yaralayan, delirten, intihar ettiren
ve ruhuna göbek kordonuyla düğümlenmiş bir iç sıkıntısıyla pencere kenarındaki koltuğuna oturuyorsun:
Kahvaltı yaptığın ve
üzerinde mor sırçadan ince boyunlu bir şişe, 
içinde yapraklarını
uzun zaman önce masaya terk etmiş bir papatyaya;
açtığı fal fısıltıyla duvarlarında geziniyor; öleceğim, öldüm...
Fotoğraf
Sırtın dik, dirseklerin açık, kolların hafifçe sarkık.
Ruhun,
deri ve kemikten hapishanesi ardında huzursuz.
Üzerinde en sevdiğin büyük mavi çiçekli, krem elbisen...
Önünde yuvarlak bir masa, aşağı incelerek ve
yerdeki daha küçük bir daireye ahşap kollarıyla sarılı...
Batıya dönük pencerenden,
her akşam aynı saatte alçalan güneşi
kahve kupan içine batırıyorsun...
Aynı boğuk manzara içindeki aynı bina,
mutfağının karanlık lavabosunda
'geçmişinden kurtulmak için' olacak,
günlüğünü yakan genç bir kadın;
mutlak son geldiğinde herkesin aynı yazgıyı paylaşacağına dair bir şarkı söylüyor bilmediğin,
bilsen de duyamayacağın bir dilde:
'ister inanan bir aziz ol ister şeytanın soyundan, aynı uçuruma yuvarlanacağını' söylüyor tüm insanların... 
Fotoğraf
Oysa sen; olduğunla, olmak istediğin kişi arasındaki
uçuruma gerdiğin ip üzerinde
kafanın içine odaklanmaya çalışıyorsun;
tıpkı hayatın gibi karmakarışık...
Sessizlik canlanarak irkilttiğinde anlıyorsun ancak,
kapısını açıp balkon korkuluklarına yönelen kadının
yürüyen bir intihar olduğunu
Fotoğraf
Yaratılmış olmanın,
nefes almanın yetmediğine ispat
ya da tedaviye yanıt vermeyen
bir hasta kadar hüzünlü adımları,
henüz kendisinden başka kimseye bulaştırmadığı ölüme bir sevgili gibi aşağıda bekleyen Arnavut kaldırımlarında
kavuşturuyor mesut ve arınmış,
kan ve damarlardan parmaklıkları dağılmış
ve  bedeninden nihayet serbest kalırken ruhu... 
Fotoğraf
Gök yüzü daha fazla dolmasın diye kaparken pencereni sabırsız bir temizlikçi kadın,
rüyaların yapıldığı maddeden dokunmuş
mavi çiçekli krem rengi bir elbiseyi,
'artık yok kimsenin ihtiyacı' diyerek çantasına koyuyor,
ürkmüş, rüyalar kadar kırmızı birkaç leke uçup
masadaki papatyaya konarken... 

25 Haziran 2017 Pazar

ÖLÜMDEN ÖNCEKİ YAŞAM...

Aklın ermeye başladığında
patikadaki 'yaşam' yazısını fark edeceksin
binlerce ok ve binlerce seçenekle görünmez ufukları gösteren
ve ardında erişilmez
nazlı ve içten bir ormandaki pek çok gülün kokusuyla
sarmaş dolaş, esip gelen bir ezgi...
Fotoğraf
Vicdan rahatsızlığının hissedilmediği bu dünyada
ruhunda beliren 'devam et'  sesine kulak vereceksin,
zira uzun zamandır ilk defa
çekip gidersen nasıl bir gecenin
beklediğini seni bileceksin seni,
tüylerin diken diken ve hatta belki de daha kötüsü...
Asıl ki, yazgınla bir olduğun bu an,
farkına varılmaksızın bir tan vakti 
gökyüzüne yayılan
bir kırmızılık gibi ağırbaşlı ve soğuk,
yüzünde yavaş büyüyen,
büyüdükçe ısınan bir gülümsemeye dönüşecek...
Fotoğraf
Tanıyacak
kendini ve yalnızlığın alındığında;
önündeki süt aniden çekilen bir sokak kedisi gibi aç,
ve belki, gücü damarlarından çekilmişçesine
çaresiz kalacağını fark edeceksin
ki karanlığın yaklaştığı bu patika
güneş gibi aydınlık olacak yalnızlığıyla yasayabilenlere...
Batarken güneş,
dinlenmek için varoluşun gölgesine sığınacaksın
ve ömrün boyunca, bu yaşına kadar yani
aklının başından gitmemesi için
verdiğin uğraşla övüneceksin;
basit, derinden tiksindirici, dehşet içinde
ve tüm bu saçmalığı göğüsleyebildiğin için... 
Fotoğraf
Sorgulayınca
insan olmanın gereği,
anlamsızlıkların anlam denilen ulu kapının
anahtarları olduğunu anlayacaksın
dalarken ölümün kız kardeşi uykuya...
Önlerine gece, gündüz
ve doğmamış ruhları katmış çobanlar
görmezden gelerek geçecekler önünden,
kendi gürültülerinden başka her şeye kulakları kapalı...

24 Haziran 2017 Cumartesi

Yaşamak  Bayramdır...

(Can Yücel)
Nefes almak bayramdır mesela;
günün birinde soluksuz kalınca anlar insan...
Görmenin nasıl bir bayram olduğunu karanlık öğretir;
sevmeninkini yalnızlık...
Görüntünün olası içeriği: açık hava ve doğa
Sızlamayan her organ, hele de burun direği bayramdır.
Bayramdır, elden ayaktan düşmemek,
zihinden önce bedeni kaybetmemek,
kurda kuşa yem olmayıp
"çok şükür bugünü de gördük" diyebilmek...
Sevdiklerinle geçen her gün bayramdır.
Yoğun bakımda sancılı geceyi ya da
kangren olmuş bir ilişkiyi bitirmek de öyle...
En acıktığın anda
dumanı tüten bir somunun köşesini bölmek,
korktuğunda güvendiğine sarılabilmek,
dara düştüğünde dost kapısını çalabilmek bayramdır
Bir sürpriz paketinden çıkan hediye,
tatlı bir şekerlemede üstüne serilen battaniye,
saçlarını müşfik bir sevgiyle
okşayan anne bayramdır.
"Ona güvenmiştim, yanılmamışım" sözü bayramdır.
Hiç aldatmamış, aldanmamış olmak bayram...
Yeni eve asılan basma perdeler,
alın teriyle kazanılmış ilk rızkın konduğu çerçeveler,
yüklü bir borcun son
taksiti ödenirken sıkılan eller bayramdır.
Evde yalnızlığı noktalayan insan nefesi,
akşam kapıda karşılayan yavuklu busesi,
sevdalı bir elin tende gezmesi,
nice adağın ardından çınlayan çocuk sesi bayramdır.
Alnı açık yaşlanmak bayramdır;
ulu bir çınar gibi ayakta ölebilmek bayram..
Bunların kadrini bilirseniz,
kıymet bilmeyi öğrenirseniz her gününüz bayram olur.
Meraklanmayın, öyledir diye size deli demezler.
Deseler de böyle delilik,
bayram artığı günlerdeki nankör akıllılıktan evladır.
Her gününüz bayram olsun..!''

23 Haziran 2017 Cuma

ÖLÜMDEN ÖNCEKİ YAŞAM

Eğri büğrü,
karanlık sokaklardan geçerken dönmek için evine,
gök, dar sokaklarda yükselen binalar arasından
gürleyecek doğurduğu toprağa... 
Fotoğraf
Uzak tepeler şimşeklerle aydınlanıp
yoluna titreyen çınar ağaçları serdiğinde
bir idam sehpası yada kan sebebiyle paslanmış
sinsi bir giyotinin alt basamağında iki büklüm oturmuş, yüzünü dizlerine gömmüş,
yere kadar uzun darmadağın saçlarından
yağmurlar süzülen Sen'i göreceksin aniden...
Boğazına bağladığı
ejderha dersinden dokunmuş narin örtünün
neyi sakladığını anlayacaksın inceden kan sızarken 
ve en kötüsü olacak kaldırması gözlerini gözlerine...
Hızla kaçarken kendin olanın yürek yankılarından
bastığın çamurlu su 
seni aksedecek aslında kaçamadığın.
Sığındığın,
altından küreklerle kazdıkları bir karınca yuvasında,
çokluk yanına aldığın
Schopenhauer 'in kitabını çıkaracaksın göğsünü yarıp
sakız ve yeşil ruhunun hemen yanındaki... 
Fotoğraf
Ve rastgele bir sayfa açıp fal açar gibi, 
tüm sevimliliğiyle sana sırnaşan
mavi yapraklı bir unutma beni çiçeğine okuyacaksın
sana okuduğum bir ninni gibi ve anlamak için durumunu...
"Geride bıraktığımız yaşam yoluna dönüp baktık mı,
hele gözlerimizi,
attığımız mutsuz adımlara
ve bunların sonuçlarına çevirdik mi,
falan şeyi nasıl yapıp filan şeyi savsakladığımıza
çokluk akıl erdiremeyiz,
sanki yabancı bir güç
adımlarımızı yönetmiş gibi gelir bize... "
Fotoğraf
Kitabı kapatıp, örtünce üzerini minik çiçeğin
gürleyerek yerlere yayılan gümüş aynadaki aksinle
ve aynı adımlarla, ölüme yürüyeceksin
onun saçlarından kan
seninkinden masmavi şarkılar söyleyen
pembe elmastan bir yağmur damlası süzülürken...

22 Haziran 2017 Perşembe

ÖLÜMDEN ÖNCEKİ YAŞAM

Çoğu zaman zihnin;
farklı kişiliklere sahipmişçesine çelişik düşünce
ve ruh halleri tarafından işgal edilecek
ve bu farklı haller öyle bir iç akışkanlığı içinde,
en derininde var olacak ki,
kimi kez doğa üstü güçleri suçlamadan
kendini, 'kendin gibi' hisettmediğini söyleyeceksin... 
Fotoğraf
Gözlerin odada sıkışmış düşmanca boşluğa dikilecek
ve içinde önemli bir şeyi unutmuş
ya da yapmamış olduğuna dair
o tanıdık ve ezici suçluluk...
Öyle ki içinde:
o her zamanki anlamlandıramadığın
'sanki yapacak bir işin varmış' telaşı...
Oysa tek bir kez, sana dayatılan
çürümüş ve kokuşmuş ahlak, gelenek ya da
sadece giysilerinden sıyrıldığında
içinde bulacağını sandığın ateşler içindeki şeytan,
sadece bağlarından nihayet kurtulmuş o kız çocuğunun 
gök yüzüne bağlandığı  ipleri kül edecek...
Fotoğraf
Ve sen,  
yaşamın sert köşelerine çarpıp duran,
harcadığın tüm o zamanların
aslında seni harcadığını fark etmeyerek yine,
aynı sabaha varacağın aynı uykuya dalacaksın,
seni çocuk gibi sevindirecek
pembe bir şekerle kaplı zehir gibi...
Yalnız sıkıcı insanların canlarının sıkıldığını fark ettiğin
o sabah anlayacaksın ki, gerçek soru; 
'ölümden sonra yaşamın olup olmadığı' değil,
'ölümden önce gerçekten hayatta mıydın?' olacak...