DİNLE KÜÇÜK KIZ...
Saman yolunda döllenmiş,
Pegasus kanatlı yıldızların
nehir diplerinden aktığı
ve hiçbir şeyin hiçbir şeyle
turkuaz kristalleri içinde karıştığı
birbirinden aslında çok uzak
iki hiçliğin suretleri gibi olacaksınız...

Biri, 'sen' dediğin
ve diğeri çok uzaklardan geldiğini sandığın
ve halbuki kaderin kör kuyusundaki
gümüş okyanusa yansıyan,
farkında olmadığı
görünmez bir zincirle sana bağlanmış O;
bir aynanın kavuşmaz sınırında...

Bir ayna elbet,
kalbi görünmeyen,
sen varsan var olan,
sen görürsen gören,
öldüğünde ölen...

Pek çok yalana şahit olacaksın bu uğurda,
sözle, yazı ve resimle.
Fakat en çok da
susarak yalan söyleyecekler sana
gözlerinin en derinine bakıp...

Geçecek elbet
ve bir gün
soluk mavi bir nokta olmayı dileyeceksin artık...
Yani şu anki varoluşun gibi
boşlukta
kızıl yapraklar misali süzülen bir şey değil,
basit ve tüm bu anlamsız eylemi bitiren,
tanımsız, boyutsuz,
zamansız bir nokta...

yaşam,
yalan
ya da en güzeli
artık aşkı düşünmeyecek kadara
içindeki sonsuzluğa tomurcuk salmış,
uçsuz bucaksız bir dev kadar güçlü,
boyutsuz küçücük bir nokta...

Sen küçük insan,
belki bu yüzden bu büyük alemin,
ya da her ne diyorlarsa;
evrenin, kosmozun bir minyatürü sayılmaktasın.
Bilinen tüm bu evrende
küçük bir nokta olsan da
büyük alemin tüm hakikatleri üzerinde yani...
Bu sebeple belki
büyük düşünürler
aynadaki büyük yansıman olan
bu büyük aleme
insan-ı kebir
yani büyük insan diyecekler...

Velhasıl evrenin
ve Tanrının bir sureti,
küçücük bir noktasın sen
kimseye ihtiyacı olmayan,
yalnızlık ona mahsus denilen...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder