BİLİNMEYEN NO: 98
İLK KISA HİKAYE DENEMEM 'YELKOVAN' YOLLADIĞIM DERGİLERDEN İLKİNDE YAYINLANDI :)
YA DA MUTLULUK..
'Yelkovan' dergilerden ilkinde yayınlandı ve ben, akşam Google'a adımı yazıp yanına öykü kelimesini ekledikten sonra bir tesadüf sonucu bunu öğrenmiş oldum..
Günler önce önüme koyduğum beyaz kağıt hikayesini hatırlarsanız: (bilinmeyen no:89) günün konusu ile ilgili deneme yapacağım, dediğimde
Kitaplarımın yayınlanması için adımın yavaş yavaş duyulması gereği ve çeşitli dergilerde yayınlarımın olması artı şeyler olarak bana söylendikten sonra çok da tarzım olmasa da hikayeler yazmaya başladım..
İşin garibi ilk hikayemi yazdığımda bu işten anlayan arkadaşlar beğenilerini de ifade edince (ve dün ilk yayınlanmayı görünce) hikaye de yazabileceğimi ve bundan zevk dahi alabileceğimi keşfettim..

(Hikayemin yayınlandığını görünce ilk mutluluk tepkim)
Dolayısıyla sevgili arkadaşlar aşağı yukarı iki haftadır aklımda olan başka bir kısa hikayeyi yazmak üzere bilgisayarın başına oturmuşken dün yayınlanan kısa hikayemin dergilere yollanmış versiyonu da sizinle paylaşmak istedim ki
pazar gününü fazla sıkılmayacağınızı umduğum bir yazı ile geçirmenize aracılık etmiş olabileyim..
Bu arada sosyal paylaşım platformlarından iletilerimi paylaşıp beni diğer arkadaşlara da ulaştıran büyük gönüllü tüm arkadaşlarıma teşekkür ederim..
Şu an değilse de ünlü olunca sizi Çırağan'da ağırlayacağım; söz (ama hatırlatın o gün;)
O halde ilk kısa hikayem;
![]() |
(Hikayemin yayınlandığını görünce ilk mutluluk tepkim) |
Dolayısıyla sevgili arkadaşlar aşağı yukarı iki haftadır aklımda olan başka bir kısa hikayeyi yazmak üzere bilgisayarın başına oturmuşken dün yayınlanan kısa hikayemin dergilere yollanmış versiyonu da sizinle paylaşmak istedim ki
YELKOVAN

Annem tamir ettirmek üzere götüreceğini söylemişti ama sürekli unutuyor, bense hatırlatmıyorum artık, alıştım durumuna…
Geldiği ilk günü
hatırlıyorum 1979 ilkbaharında arka bahçede çamurdan tabanca yaparken biz,
Almanya’dan gelen komşumuzun hediye olarak getirdiği guguklu saat bu…
O gün
ağabeyimle, saat başı ötecek diye gece yarısına kadar başından ayrılamamıştık.
Kuş her öttüğünde sahip olduğu zekaya mucize gözüyle bakıyorduk, ne kadar da
havalı bir saatti…
Odama uğramayalı
iki günden fazla oldu? Yemeğim ve suyum yok ama her şeyden öte sigaram da
kalmadı... Oysa hayatla tek bağımın sigara ve kitaplarım olduğunu biliyor, her
ne kadar artık kitap okuyamayacak kadar dikkatim dağınık olsa da...
Ağabeyim, üç
gün kalan 12. Yaş gününü göremeyeceği bir trafik kazasında ölürken onun
yokluğuna bir türlü alışamayan ve avuç dolusu sakinleştiriciler ile ayakta
durabilen babam sonunda bu dünyada daha fazla duramayacağına karar verdiğinde,
26 yaşıma yeni basmıştım..
Tarih boyunca yaşayıp ölmüş insan sayısı 110 milyardır.
Artık işime devam edemeyeceğimin kesinleştiği o salı günü ve eve kapanma sürecim ve ardından doktorun kapalı kapılar ardında anneme şizofreniye doğru kaymakta olduğumu anlatması..
Kaymak? Bir
insan neden kayar? Tabi ki elinde olmadığı için...
Ama yanlış bir tespitti, bir şeylere kaydığım
yoktu, daha doğru olan beynimden fışkıran tüm o diğer kişiler ve seslerin
dünyama kaymakta olduklarıydı... Durdurmak ya da onlardan kaçmak mümkün
olamadı, bir gün uyandığımda tüm ruhumu işgal etmişlerdi...
Sigaradan sepya bir renk alan odamın
duvarlarını krem rengiydiler diye hatırlıyorum, oysa gri olduklarını not
almışım pencerenin sağ alt köşesine...
Artık sorma! duvarlarının eski rengi; gri…
Emin değilim…
Oysa eskiden hiçbir şeyi unutmazdım; tarihler, isimler, yüzler ve hatta
kitaplar bir resim gibi hayalimde, önüme sayfalarca açılır ve ben onları
yanlışsız, ezbere okuyabilirdim. Bunu herkesin yapamadığını fark ettiğimde altı
yaşımdaydım.
Babam; ‘‘Gel...’’
derdi misafirlerin yanında gururla, ‘‘…sana aldığım küçük Prens kitabını,
ezbere bir oku…’’
Oysa artık en
ufak şeyler bile labirentte kaybolan fareler gibi beyin kıvrımlarımda eriyip
yok oluyorlar…
Artık
unutmamak için her şeyi yazıyorum. Keçeli kalemimle ve odamın duvarlarında
gördüğüm, kalan her boşluğa yazıyorum… Tavanda ulaşabildiğim yerlere kadar üst
üste karalamalar dolu... Hatırlamalıyım, eskiden bildiğim her şeyi uykusundan
uyandırmak için ihtiyacım var yazmaya ve bunları tekrar tekrar okumaya, hiçbir
şeyi unutmamalı, babama mahçup olurum…

1907 yılında
Massachussetts’li bir doktor, özel bir ölüm döşeği tasarladı.
Sonra da insan vücudunun ölüm anında 21 gram kaybettiğini rapor
etti.
Bu nedenle
ruhun 21 gram tuttuğu varsayılıyor…
(o son anda,
21 gram eksileceğim)
Odama
uğramayalı iki gün mü oldu? Bu sabahtan itibaren hayallerim, susuzluğun da
etkisiyle koyu yeşil çamurlara benzeyen canavarlar halini aldı… Gözlerimi
kapadığımda çivit mavi bir tona gömülüyor ve dayanamayıp açtığımda onları, her
yönden sırayla başımın üzerine çullanıyorlar…
Nefes
alamayacağımı düşündüğüm son anda kafamı tahta pervaza vurmasam, öldürmeleri
kaçınılmaz. Eskiden de olurdu ama belki ayda bir, oysa şu an sürekli odada
karşımdalar…
Kendime; elektronik mühendisisin.
Okulunu birincilikle bitirdin…
Pervazı her an
daha çok kaplayan kan beni ölesiye korkutuyor, yoksa hayal mi hepsi… Yani az
önce geldi ve beni kontrol etti belki, üzerimi değiştirip yanıma o beyaz
gofretlerden de koydu, belki açlığım susuzluğum, kafamdan akan kan, hepsi,
hepsi birer hayal…
Saat beşi üç
dakika geçiyor olmalı… Susuzluğum dayanılmaz ama dışarı çıkamam, kaç yıl oldu
bu odadan dışarı adım atmayalı, beni yutmak üzere eşikte bekleyen düşmanlarımın
topraklarına…
Yetişkin bir insan
günde 23 bin defa nefes alır…
Nefes
alamıyorum, neden yanıma gelmiyor, dışarı çıkamayacağımı bilmiyor mu? Küçük tuvaletimi
yatağın arkasına yaptım az önce, geldiğinde kızacak ama olsun, hele bir gelsin de
bu kez onunla konuşacağım. Çok şaşıracak ve gülümseyecek belki, saatin
yelkovanını buldum ittiğim yatağın altında…
En büyükleri
dalga geçiyor sürekli. Burada öleceğimi söylüyor, arkama dönmem gözlerimi
kapamam fark etmiyor onun için, sürekli omuzlarımda. Omuzlarımdaki melekleri de
çoktan kovmuş… Artık yapayalnızsın diyor…
Saatten
yayılan dalgalar dev bir çanın içindeymişim gibi beynimde çınlıyor. Kahkahaları
her yerde; ‘’Burada öleceksin, kimse yok bu evde…’’
Ölümden sonra üç gün içinde akşam yemeğini öğütmeme yardımcı olan
enzimler beni yok etmeye başlar..
Saati ve
çocukluğumdan kalanı, az önce parçaladım. Ve masamı da ve kitaplığımı da…
Kapımın içeri açılan camını da kırmalıyım, bunlar cesaretimi toplamak içindi ve
gücümü toplayıp dışarı adımımı atabilirsem, çok kızacağım bu gün ona; ‘’Beni,
oğlunu nasıl unutursun? Dışarı çıkamayacağımı bilmiyor musun, hem yıllardır
çıkmadım ki?’’
Güneş doğuyor.
Dışarı bakamam ama ilk kez kalın perdelerimi açma gereği hissediyorum. Tüm
korkularıma ve insanların o tiksinti veren bakışlarına rağmen perdeleri
aralayacağım bugün…
Vietnam işgalinde
Amerika, öldürdüğü
her Vietnamlı için 50 bin kurşun attı..
Saatin kaç
olduğunu bilmiyorum artık ama açlıktan uyuşan beynim, camın önünde yıllar önce
kurumuş olan çiçeğin, kalan iğrenç dallarını yememi emrettiğinden beri olmayan
kontrolümün son kırıntılarının da elimden uçtuğunu fark ediyorum.
Kesilen elime
aldırmadan, kırdığım oda kapıma ait buzlu cama, nihayet bakma cesaretini
gösterebiliyorum. Görünen duvarlar tertemiz ve aydınlık gibi...
İnsan beyninin
%80’i su dur ve öldüğünde…
Tanımaktan
aciz olduğum sesimle, her zaman yaptığım gibi kulaklarımı kapayarak sonsuz
tartışmalara giriyorum kendimle, bir ileri bir geri sallanırken bu kez beni
duysun diye ama odama gelen yok.
Sadece
karşımdaki yeşil çamur, yolun sonuna geldiğimi söylüyor elindeki yelkovanı
yüzüme fırlatırken: ‘’şizofrenler, tüm ailesini kaybedince ne olur biliyorsun
değil mi?’’ Ve daha şiddetli gülüyor bu kez ve sesi duvara sürülen keskin
pençeler gibi beni halıda yeni açılan dipsiz bir kuyuya çekemeye çalışıyor.
Buradan çıkmalıyım…
Gözümü
açtığımda hava kararmış ve ben koridorda boylu boyunca yatmaktayım. Buraya
nasıl geldiğimi hatırlayamıyorum. Artık hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Buranın
duvarlarında notlar yok, geçmişim ya da kim olduğum, sanki hiç yaşamamışım ve başka
bir zamandayım, iyi olduğum zamanlar..
Babamla annem ağabeyimle birlikte televizyon
izliyor olmalılar. Koridorun sonundaki odada hafif sesler altında oynaşan ışıkları
hissedebiliyorum. Arkamdan gelen yeşil yaratığın tüm azarlamalarına rağmen sorun
yok, kalbim deli gibi çarpsa da yanlarına gidebilirim …
Kalbimiz Bir Dakikada 5 Litre Kan Pompalar. Böylece Kan
Vücudumuzda Her Gün Tam 100
Defa Deveran Etmiş Olur.

Benim yüzümden
yorulduğunu biliyorum. Örterek battaniyeyi omuzlarına sessizce dağılan bembeyaz
saçlarını düzeltiyorum. Hiç kımıldamıyor. Huzurlu bir ifadesi var, artık
istediği kadar uyuyabilir, zaman sona erdi…
Uyandırmamak
için sonsuz uykusundan, mutfağa geçiyorum son gücümle ve parmaklarımın ucunda...
Küflenmiş bir
ekmek parçasını da alarak yanıma, yeşil yaratığın daha fazla rahatsız etmemesi
için onu, kapıyı arkamdan kilitleyerek evden dışarı çıkıyorum..
Kapkaranlık
bir an içinde,
elimde yelkovanımla
başbaşayım…
(Çetin TARI. Eylül.2013. ANKARA)
etkilendim; kalemin kuvvetli. devam!
YanıtlaSil:) moral oldunuz,, teşekkürler..
Sil