30 Ekim 2015 Cuma

DAMDAN DÜŞENLE SOHBETLER

   Bazı elektroniksel garipliklerden dolayı sayfadan yayın yapmakta sıkıntı çekmekteyim. 
(DAMDAN DÜŞENLE SOHBETLER ÇIKMIŞ KOŞ!!)
Tam performansla yazım işine girişene kadar   kendimi hatırlatmakla yetinmem gereken mecrada şu an; 
eline mikrofon alıp ''Ses, bir ki...'' 
(İMZA GÜNÜNDEN BİR HAYRAN)

diyen bir deneyselci psikolojisinde 
sadece sayfanın size ulaşıp ulaşamadığının kontrolünü yapmak derdindeyin...
Resim yazısı ekle

   Yoksa manyak şeyler yazacağımdan şüpheniz olmanız yine kafanızı karıştıracak...
(BEN BEŞ TANE ALDIM, EVET ;)

   velhasıl  şimdilik sınırlı bu alan içinde görüşmek üzere derken kitabım DAMDAN DÜŞENLE SOHBETLERİN giriş kısmındaki yazıyı paylaşmak isterim sizinle, hazırsanız buyurunuz...

DAMDAN DÜŞENLE SOHBETLER
‘’Yazdıklarımız, bizim yarattığımız eserler değil,
Kazıp çıkardığımız, zaten olan varlıklardır…’’
Stephen KİNG







GİRİŞ
   Bu kitabın yazarı kendini bildi bileli kişisel gelişim kitapları okumakla birlikte ne 150 kilodan 80 kiloya inmiş (hep 80 idi) ne de günlerce aç, sefil kaldığı bir hayat deneyimi sonrası bilge bir şamanla karşılaşıp ondan öğütler dinleme şansına nail olmuştur. Korkunç bir hastalık ya da kaza pençesinde (şükür ki) ölümden dönme deneyimi gibi uç süreçler ardından Nirvana benzeri bir seviyeye yükselip bambaşka biri de olmamıştır. Ya da imkânsız süreler içinde dilekler tutarak milyoner olamamış ve en kötüsü de Oprah Winfrey’in programına da davet edilmemiştir. (Henüz)
   Elindeki kitap çok saygı duymakla birlikte yazar P. nin kitabı ‘Hayatınızı 7 Günde Değiştirin’ ya da S. ’nin ‘Bir Dakikada Hayatınızı Değiştirebiliriz’ ve hatta R. nin ’59 Saniye’ ya da Ş. nin ’48 Saniye’ kitapları gibi (gittikçe kısalan) mucize süreler içinde ütopik değişimler vaat etmiyor üzgünüm.
   Ve yazarının amacı haddi olmayacak bir iddia ile insanlığı kederden kurtarmak ya da Nobel ödüllü bilim insanlarının bile anlamakta zorlandığı kuantum fiziğinin garip dünyasını çoktan çözüp (üstelik) sosyal hayatı açıklamakta kullanan aşırı zekiler gibi ‘’Kuantum Kedisinin Mama Saati’’ benzeri bir kitap okutmak hiç değil.
  Ama sevgili arkadaşım bu kitap; Aytmatov’un, ''İnsan bugün kendisini olduğu gibi kabul eder; ama onun tabiatında yarın başka biri olmak vardır.''sözünü odakta bulunduran, Johann Pestalozzi’nin, "Yaşamımda edindiğim en büyük bilgi şudur; Kendi kendine yardım etmeyi bilmeyene, hiç kimse yardım etmez." tarzında değişim için ilk şartın ‘kişinin hazır olması’ olgusuna inanan ve sonuç olarak Huxley’in; "İnsanın tüm evrende kesin olarak düzeltebileceği tek bir şey vardır; kendisi." deyişi ile değişimin öğrenme ve deneyim ile gerçekten de mümkün olabileceğine yürekten inanan bir mantıkla yaşanmış ve yazılmıştır.
     Kitabın yazarı bibliyoterapi ve bilme erdemlerine güvenen ama okuruna gül bahçeleri vaat etmeden ve ayakları yere basarak, atıldığı yaşam kıyısında nefes almasına yardımcı olduğunu gördüğü kendi hayat deneyimlerini, kendi tarzıyla ve mümkün olduğunca araştırma ve hikâyeler ile destekleyerek sunmaya çalışmaktadır.
   Yalnız olmadığın (ve olmadığım) tezi ile yola çıkan yazarın tek amacı varoluşsal problemlerle boğuşan insanlara aslında ne kadar normal olduklarını damdan düşen insanlara ait hikâye ve araştırmalar yolu ile anlatabilmektir ki damdan düşmeden önlem almak mümkün olabilsin…
   ‘’Dünyada adamakıllı tanımak istediğim tek kişi benim…’’diyen Oscar Wilde ile aynı kafadaysan, elindekinin doğru kitap olduğunu söyleyebilirim...



21 Ekim 2015 Çarşamba

BİLİNMEYEN NO: ?

GALATASARAY BENFİCA MAÇI HANGİ KANALDA SAAT KAÇTA...
GALATASARAY BENFİCA MAÇINI CANLI YAYINLA BURADA... 

YA DA MAKYAVELİZM 
   'Noldun kardeşim? delirdin muhtemelen...' dediğinizi duyar
MAÇTAN CANLI GÖRÜNTÜLER...
gibiyim ve fekat bu karşılaştığınız tarihi sahne tam olarak Kapitalizm denilen .... şeyin (boşluğu siyasi durumunuza göre siz doldurun) nelere kadir olduğunun bir göstergesi olacaktır benim için ve en azından bugün...
   Nasılını bende bilmemekle birlikte kitabımın reklamını yapmak üzere 'SAZAN AVLAMAK' olarak tarif edeceğim bu yöntemle bu başlığı google dan aratanları ağıma düşürüp kitabımı gösterecek ve sesimi duyurmuş olacağım. (bknz: Makyavelizm)
BAŞKANLA ÇOK CANLI RÖPORTAJ ANI...
  Ayıp ayıp dediğinizi (çok net  ve özellikle maçı aceleyle ararken) duyar gibi olsam da fazla kafama takmadığımı belirtirken şu an taktığım tek şeyle bu günkü trol avımızı beklemek üzere kenara çekileceğim o hal de... 
   Evet asıl soru şu; Bu maçı izlemek üzere beleş kanal arayan Cimbomlu kardeşlerimin (bende Cimbomlu olduğum için kardeş) kitap okuma kavramıyla ne kadar ilgili olabileceğini düşünmekteyim?
   cevap: ???
   Çok da önemli değil, dediğim gibi bu bir sosyal deney...
   (''he dayı he'' diyen arkadaşlar ayıp ediyorsunuz :@ )


20 Ekim 2015 Salı

BİLİNMEYEN NO: 165

VAZ MI GEÇİYORUM, VARLIĞINDAN ? TEDİRGİNİM ASLINDA, YA BAŞKASINI SEVERSEM ?
İNAN O ZAMAN SENİ HAYATIM BOYUNCA AFFETMEM...
YA DA SAVAŞIN ANLAMI

KATLANMALI
   Kabil kardeşi Habil'i öldürmüş olsa da sonuçta ve en sonunda Tanrı yine de onu bağışlamıştı...
   Olabilecek en kötü şeyi yapmış  veya başına gelmiş olsa bile fark etmiyor aslında geçip gidiyor en sonunda, rüzgara karışıp kurumuş ağaçlara doğru çekilen bir sigara dumanı gibi her şey...
   Yaşamak sadece katlanmak anlamına geliyor aslında ya katlanır ya da sonsuz acılar içinde ve dipsiz kuyularda fink atan (uçucu, rüzgara azat etmediğin) sanrılarınla baş başa onların kölesi olur çıkarsın...
YA DA İZİN VERMELİ
   Söylemek istediğim katlanma meselesi aslında ya da s*ktir etme...Tercihinin olduğunu gösterir bu ve ille de o fazla duyarlı tipler gibi acılarını sonuna kadar yaşaman gerekmediğini anımsatır...
   Demek istediğime Kafka (büyük melankolik) en iyi örnektir galiba; 
   Kafka 1. Dünya Savaşı içinde yaşadığı halde ünlü güncesinde savaştan hiç bahsetmez.
KUYRUĞU DİK BİR KEDİ
   Elbette ki savaşı (bu kadar büyük bir olayı) önemsemediğinden değildir bu sadece (senin de başına gelen ve dünyanın sonu saydığın gibi) ; bazen çok önemli görünen olaylarda hiç bir (insani) şey olmamasından ya da gereğinden fazla anlam atfetmeye gerek olmamasındandır...
HER ŞEYE RAĞMEN YIKILMAYIP
   Romanya cephesinde iki ihtiyar karı kocayı anlatır sadece; adam karısının gıdısını okşamaktadır...
   Bütün 1. Dünya Savaşı budur Kafka için, daha fazlası değil...
   O halde herkesin en az bir trajedisinin bulunduğu bu hayatta kuyruğu dik tutup gezmeli güneşin nerede olduğuna yalnızca kafayı takıp ve onu arayarak;  uzanmak için oraya sadece kediler gibi...
KENDİN OLABİLMEK
 KENDİ DOĞRULARINLA
   Yeterince sakin ve zamanın içinde kalabilirsek eğer gelip gıdımızdan okşayacak ve bizi mırlatacak biri çıkar belki karşımıza...
   Ama anladın sen zaten; savaşın bile önemli olmadığı bu hayatta amaç bu değil aslında; sadece ve sadece sensin...

ÇETİN T.
İLK KİTABIM VE BENİM İÇİN DAHA FAZLASI

19 Ekim 2015 Pazartesi

BİLİNMEYEN NO: 164

ÇEKTİĞİM ACIYA BİR AD TAKTIM; 'KÖPEĞİM' DİYORUM ONA... O DA HERHANGİ BİR KÖPEK GİBİ SADIK, SIKICI, ARSIZ...

SAYFALARINDA KİTABIMI PAYLAŞANLARA...
  Kurmaca bir hayat yaratımı derdinde ve yaşamı kurmacalarda gördüğü şekliyle tecrübe etmeye, o şekle sokmaya çalışan insanlardan isen sen de; Ben, Don Quijote ya da Madam Bowary gibi, trajik sonuçlarla karşılaşman kaçınılmaz oluyor...
   Bu kadar ünlü bir listeye 'Ben' diyerek girecek kadar arabesk değilse de 'yazıp bitirmek', kenara oturup ayak ayak üstüne atıp ve sek martini içme ayrıcalığı da vermiyor insana. 
SANAT İÇİN
   Zaten eziyetli bir süreçten (iğne ile kuyu kazmak; bknz TDK sf:18087) çıkan ve nedensiz bir dürtü (ya da daha dürüstçe; bilinç altının itkisiyle diyelim) yazan, öyle yaşayarak öyle olmaya çalışan birini bir de final de 'Ben bir şey yazdım ahali okuyunuz!' demek zorunda kalması sanırsam çok acınası oluyor ...
   Şu an söylemek istediğim; yazma çabası ( ve hatta sonra yayınlatabilme) ve sürecini yaşayanların çok iyi bildiği haliyle durum şudur ki; bir kitabı yazmışsanız; bunu sizin insanlara gösterebilme gayretinde olmanız olmazsa olmaz bir kuraldır... (Tabi Orhan Pamuk Baba değilseniz) 
KÜÇÜK KARABALIK GİBİ OLUR UMARIM...
   Yılda yaklaşık 50 BİN kitabın yayınlandığı bir sazan havuzunda benim 'DAMDAN DÜŞENLE SOHBETLER'in küçük lepistesler gibi kalmayacağını kimse (yayın evleri bile) garanti edemez...
   Bu durumda yazan arkadaşın imdadına; vefakar, okuyan, cevval ve harika (aklıma gelenler şimdilik bunlar sonra arttıracağım) arkadaş ve tanıdıkları ( ve blog okuyucuları elbet) yetişir ve yazanın yazdığını daha fazla insan en azından görebilmesi için, örneğin Facebook, Twitter... falan  sayfalarında o arkadaşın yazdığına (bknz Damdan düşen...)  yer verir ki bu adamcağız bu işe devam edebilecek şansı ve motivasyonu edinip kuyruğu dik tutabilsin..
VE OKUYANLARI MUTLU EDER
   Velhasılı durumu anlamışsınızdır ki benim lepistes'in bu ara yardıma ihtiyacı var yoksa büyük balıklar arasında görülmeden yem olup (çırpına çırpına diyorum bak) gidecek...
   Amma ki derseniz ki; 'kardeşim seninki 'Küçük Kara Balık' olup (Samed Behrengi) belinde kılıçla açık denizlere kavuşacak ( gerçi sonu iyi bitmiyordu ama?) ona da saygı duyar ve helal derim size; bu Ülkede okuyan ve okutan halden anlayan insanlar var (Öhöm)...
VE DOYURUR:
(NE YAZACAĞIMI BİLEMEDİM BUNA?)
   Yok hala gazı almadıysanız ve hatta ne demek istediğimi dahi anlamadıysanız ne deyim bilemedim size, Allah iyiliğini vermeli bu durumda...
  İşin şakası sayfalarında inatla kitabımın görselini paylaşan, yorum yapan,  cesaretlendiren ve 'iyi olacak koçum her şey' şeklinde ara gazıyla moralimi yüksek tutan tüm arkadaşla selam olsun (cümlenin gelişine bu son denk geldi)
  Bu yazıyı da sayfalarında paylaşacak olanlara şimdiden teşekkürlerimle...


 















17 Ekim 2015 Cumartesi

BİLİNMEYEN NO: 163

İLK KİTABIM YAYINLANDI
DESTEKLEYEN CESARET VEREN ARKADAŞLARA TEŞEKKÜRLERİMLE
GOA YAYINCILIK PRESENT
''DAMDAN DÜŞENLE SOHBETLER''

(okudum ve kafam karıştı)
   Sadece notlar alıyor ve ama sürekli okuyordum. Depresif olduğum tüm zamanlarda, akut sıkıntı ya da insan olmayan insanlarla bir araya gelme mecburiyetlerimde...
   Yazmak? Aklımın ucundan geçermiydi bilmiyorum ama eğer yazarsam o kadar da zor olmayacağının farkındaydım sanki zira arkadaşlarımın (aday) kız arkadaşları için mesela ; romantik bir şeyler karalanması gerekiyorsa ya da yeni tanıştığım birine (ilk gençlik) okkalı ve zekâma (ve elbet aşırı romantikliğime?) dair ışıltıyı göstermem gerekiyorsa (ki hep gerekir) istediğim gibi kelimelerle oynayıp onları (ve fekat devrik) cümleler haline getirebiliyordum...
(Fekat sonra berraklaştı her şey)

   Derken o kitaba rastladım (yine depresifken ki hep öyleyim)... Bundan kurtulmama yardım edecek bir sürü ıvır zıvır arasında çamur içinde parlayan sapsarı altının yankısıydı okuduğum; 'bir ay için 50 bin kelimelik bir roman yaz!' diyordu; iyi hissedeceksin kendini...
   Ve elbette yazmadım...
(Ve olgunlaştım)

  Ama yazabileceğimi fark ettim ve o ana kadar pek çok (klişe) kişisel gelişim kitabı okuduktan sonra bana iyi gelen şeyleri paylaşabileceğimi daha doğrusu kendimce tekrar etmiş olarak daha iyi uygulayabileceğimi  ve ardından bu bloğu açtım...
(arkadaşlarım oldu)

   Yazdıkça sağaldığını fark ettim zehrimin ve en azından sabahları uyanmak için bir sebebim oldu ve derken insanlar bu acemi yazarı okumaya başladılar. (demek ki sınıf gözetmeyen okuyanlar vardı...)
   Bazıları yorum da yaptı ve şaşırttı beni hiç tanımadığım insanlarla kendi hapishanem içinde yan hücredeki birinin sadece sesini duyarmışım gibi...
(Ve oldu işte)

  Duvara tık tık vurarak (harf denilen sinyallaller ile) iletişim kuruyorlardı benimle ve okunabildiğini söylediler yazdıklarımın ve devam edebileceğimi. 
   Oysaki yazdığım onlar için değildi fark etmediler...
   İnsanın okuduğu tüm kitaplardaki bilgiyi bünyesinde bulundurma arzusu aynı kişinin o güne kadar yediği tüm yemekleri midesinde bulundurma arzusuna benziyordu ve yenilen bedensel olarak hazmedilirken okunanların da fiziksel olarak özümsendiğini fark etmişim ve o özütün insanı olduğu kişi haline getirdiğini...
(Aşkı da buldum derken...)

   Velhasıl okumayı kişiyi yazmaya hazırlayan bir süreç olarak gören arkadaşınız okumanın beyni yaratıcılık adına tetiklediğini düşünerek size de aynısını yapmanızı tavsiye edecekti bir çok sefer ve inatla.

   Çok büyük bir oran hayır, beceremem dese de kendi tarzında bir şey karalama yeteneğine sahip hepimizin aslında birer yazar olabileceğini kendi naçizane görüşümle belirtmek istedim hep, ki aynı iddiayı sonuna kadar savunacağım bu yüzden kural şudur bence; okuyabiliyorsan yazabilirsin de. Kaldı ki kimse senden Anna Karenine beklemiyor rahat ol...
(Tüm bunlar onun sayesinde oldu; ÇETİN'İN)

   Bununla ilgili birkaç anektot daha yazmak istesem de tadında bırakma gayretiyle 'okumanın ve yazmanın yalnızlık gerektirdiğini bilen biri olarak' kendiniz ve kitaplarınız (ve kitabım ;) la mutlu günler dilerim size yarına kadar..
 Yeni kitabım vatana millete ve AB'ye hayırlı olsun.. 
  Şimdi çıkıp kutlayabilirsiniz; bugün cumartesi...
(Yazdığı ilk kitabı sayesinde ve elbet onu okumam)


24 Temmuz 2015 Cuma

KAMUOYUNA DUYURU GİBİ BİR ŞEY:


       * ''DAMDAN DÜŞENLE SOHBETLER'' Adlı kitabım bir kaç güne kadar çıkacaktır.
 (OOooLleey)
İş bu sebepten düzeltme, Kapak tasarımı vb işleri dolayısıyla dükkana uğrayamamaktayım..
  Biter bitmez burada olup sohbet mevzuuna döneceğimi bildirir.
 Dükkana uğrayıp beni bulamayan arkadaşlardan özürler dilerim...



COMİNG SOON:

DAMDAN DÜŞENLE SOHBETLER
FROM: GOA YAYINCILIK
YAZAN: ÇETİN TARI

13 Temmuz 2015 Pazartesi

BİLİNMEYEN NO: 162

BAZEN BİRDEN BİRE AKLIMA GELİYORSUN,, ÖYLE OLSUN İSTEMİYORUM KASITLI DÜŞÜNMEK İSTİYORUM SENİ*...
YA DA BAŞIN SAĞ OLSUN KAAN SEZYUM

(*Cahit Zarifoğlu)

bir gün ölmek için her gün yaşıyorsun...
  Uzan zandır mizah dergilerindeki yazılarından takip ettiğim ve maalesef eşini, hazırlıksız yakalandıkları bir beyin kanaması sebebiyle kaybeden Kaan Sezyum ‘un Radikal gazetesinde kaleme aldığı, acının en dibindeki çukurda; kaybetmenin, ölümün, yokluğun henüz o kristalize ağlarla nefessiz bırakan sabahında ne yaşadıklarına dair,, kelimelerin yettiğince tercüman olmaya çalışan bir yazı...
   Tıpkı benim yakın bir zamanda kaybettiğime benzer; ayrıntı vermeyecek olsam da can; can dır manasında...
   Teselli için söylenebilecek şey; onları sevmeye ve hatırlamaya devam ettikçe sizi terk etmeyecekleri...

***
” … geçen haftadan beri hayatımın pek bir anlamı yok gibi geliyor. Ne
yazılarımı okutacağım birisi, ne sabah güldüğümüz birisi, ne de balkonda
kuşları yemlediğimiz birisi var yanımda. Yok yani, işin en fenası da bu yok
oluşun, tam anlamıyla bi yok oluş halinde gerçekleşmesi oldu. Gayet güzel
kayıp
kahvaltı ederken, birlikte Türk kahvesi için tek bir sigarayı ortaklaşa
tüttürürken birden akşam oluyor, evde kimseler yok. Çat! Şimdi evde iki
kişi kaldık, kedimiz tortor da bu vesileyle üzerime kaldı. Yokluk kendisini zamanla hissettiren bir şey. Varken olanı hissetmiyorsunuz, yokken de
olmayanı hissediyorsunuz, garip. Kısa sürede çok üzüldüm.
özlem
Üzülmemin sebeplerini düşündüm biraz. İnsan çok sevdiği birisini kaybedince (bence) birkaç şeyden dolayı üzülüyor. Ben artık onunla bi şeyler paylaşamayacak olmama üzüldüm, kumda kendisini temizleyen bir serçe, suyun dibinden giden bi balık sürüsü gördüğümde artık gösterecek kimsem yok. Çok yalnızım ama arkadaşlar iyidir, beni yalnız bırakmıyorlar. Yalnız kaldığınız her an bi takım anılar çıt, çıt ya da güm güm şeklinde kafanızın içinde patlayıveriyor. Geceleri uyumak çok zor, içki de içmediğimden, uyumak için alternatif tıbbın tüm bileşenlerini devreye sokuyorum.
hatıralar
Gözlerimi bilinçli olarak kapatmak istemediğimden yapılabilecek en
sıradan şeyi yapıp tv’ye bakarken ekran karşısında sızıyorum. Sabah kalkış
kısmı daha fena uyandıktan sonra yatak keyfi diye bir şey yok, zaten yatakta keyif yapacak bi şey de yok. sabahın köründe kargalarla birlikte oturup bok yemeye başlıyorum ben de. Ne yapalım, hiçbir şeyi değiştiremiyoruz ne de olsa “hayat devam ediyor”; filan diyorlar ama benim için aslında hayat pek devam etmiyor şu sıralar, neyi devam etsin? Benim için hayat yeniden başlıyor şu anda sanırım, hem de sıfırdan.
beraber yapılanlar
Sevindiğim şeyler de var, son bir yılı reklam ajansındaki işimden ayrılıp
evde Nursel’le birlikte geçirmiş olmamız beni en çok rahatlatan şeylerden
biri. Ortalama insanlardan çok daha fazla birlikte ve mutluyduk son bir yıl
içinde. Evde sabahtan akşama oturup, ağaçlara bulutlara, tortora bakıp
gülüyorduk, çok mutluyduk, gerçekten. Çoğu insanın yaşayamayacağı kadar mutluluk yaşadım son bir senede. Ne yazık ki mutluluk da elektrik gibi bir yere istiflenmesi zor bi duygu, şimdi o mutluluk anları anı olarak suratıma kapanıyor. Yalnızlığın bir başka karanlık tarafı da ortaya çıkıyor böylece karşılaşmalar.
Sabahtan akşama çevremdeki birçok şeyde birlikte yaşadığım, eğlendiğim ve
mutlu olduğum insanı görüyorum ister istemez, neyse ki şimdi kendisini
her köşede tuzak gibi..
heybeliye bıraktık. Bir süre sonra o da adanın bir parçası olacak, heybeliye
her gittiğimde belki de enseme konan bir sinek, topraktan çıkan bir çiçek, ağacın tekinde ekşi bi erik ya da peşimden gelen yavru bi kedi olacak. Şimdilik beklemekte yarar var, hiçbir şey kaybolmuyor, bu da bir gerçek.
seni bekler
Hep çok şanslı olduğumu düşünürdüm, hâlâ da düşünüyorum galiba. Hep istediğim işi yaptım, beni sıkan protokollere, ıvıra zıvıra bulaşmadım, zora gelmedim, her işim iyi gitti ama geçen haftaki bomba biraz fena patladı bende. Şu anda evrensel şans skalasında eksilere düştüm sanırım. Bundan sonrası yukarı çıkış olabilir sadece.
“Küçük şeylerle mutlu olmayı bilmek lazım” gibi zırvalar vardır ya, işte biz
aynen o laflardaki gibiydik, küçük ama mutlu bi hayatımız vardı. Dolaptan
kestiğim bi parça kaşar peynirine sevinirdi, susadığı zaman götürdüğüm bi
en kötüsü gecelerdir..
bardak suyun yüzünde yarattığı mutluluğu görmeniz gerekirdi beni anlamanız için. Sabahları sağlıklı olalım diye tek bi aspirini içip “şimdi mükemmel olduk” diye salak salak sevinirdik. Bahar geldiğinde balkonu çevreleyen ağaçların yaprakları yeşerip her yer yemyeşil olduğunda dünyanın en mutlu ikilisi olurduk. İnsan burnuna çin yağı sürüp uyuyacak diye sevinir mi? bazısı seviniyormuş, o da bana denk gelmiş, şans işi işte.
bilirsin hatırlayacağını,,
Bir yandan da birbirimize hiç benzemezdik, zevklerimiz çok farklıydı ama bana her zaman yeni bir şeyler gösterirdi. İnsan olmayı, çevremi sevmeyi nurselden öğreniyordum, daha da alacak çok dersim vardı. Krediler
tamamlanmadan kaçtı gitti, bizim krediler de yandı badem oldu. Daha
öğrenecek çok şeyim vardı.
Beni hayata bağlayan şeydi kendisi o gidince iyice saçma sapan bir insan
öleceğini sanır ölmezsin
olacağım gibi hissediyorum, bana kızacak, yaptıklarıma laf edecek ya da
beni çekip çevirecek birisi yok şimdi dımdızlak kaldım evde, bir de
kucağımda tortor var mal gibi salonda kanepede oturuyoruz, ağaçların
gölgelerine bakıyoruz işte.
Durum böyle olunca hayatın da anlamını görmeye başlıyorum ağırdan. Hayatımızın anlamı anılarımızmış, onu fark ediyorum bi kez daha. Güneş doğuyor, güneş batıyor, haberlerde saçma sapan şeyler, iş yerindeki sıkıntılar, kişisel çekişmeler filan acayip fasa fisoymuş, bi kere daha ayılıyorsunuz ama narkozdan hızlı çıkmak da bi kafa yapıyor. Anlamsızlık içinde buluyorum kendimi sık sık. Evinde oturan ve yaşadığı hayatın
unutulmaz,,
bomboş olduğunu gören bir emekli gibiyim. Tek farkım çok güzel yaşadım,
geçen haftaya kadar da kazasız belasız geldiydik. N’apalım, piyango bu sefer bana çıktı, yarın başkasına çıkacak, sonraki gün de bir başkasına, çekiliş hep devam edecek.
tarif edilmez bir acıdır kayıp
Bi fotoğraf filan koymak istiyordum ama hiçbir şeye bakamıyorum zaten tüm fotoğraflar benim aklımda. zamanla çıt çıt açılıyorlar. Şimdi onlara bakmak için çok erken.
Karşılaşmalar, eşyalar ve yerler en fenası. ama her şey ilk seferinde çok
acıtıyor insanın içini. Aynı yerden ikinci geçişinizde sadece içinizde bi sıcaklık kalıyor. Bakalım ne olacak? Hayatımın en büyük darbesinden sonra ne kadar sıcak beni kurtaracak bilemiyorum. Yalnızlık sıcak bi şey değil, onu çok iyi biliyorum.
sürekli, hayat devam ediyor deseler de..
Geçen hafta tam da şu satırları yazdığım sırada yanımdan gitti, artık yok. yani var ama, yok. üzücü ama gerçek, ne yapalım?
Şimdi arkadaşlarla daha fazla zaman geçirilecek, onlarla da güzel anlar
paylaşılacak, mutlu yaşamaya devam edilecek. Mutlu olmaktan başka
yapacak bir şey yok. yani var ama, yok. ”
   
(* Umarım onlarla bir gün karşılaşacak bir yer vardır...)
ve bir not: bir daha ki pazatesiye kadar tükkan (büyük ihtimal) kapalı olacak,, biraz gidip kafa dinleyeceğim... 
by


BAŞIN SAĞOLSUN...




SÖZÜM ÖZÜ: