24 Mayıs 2014 Cumartesi

BİLİNMEYEN NO: 137

ANNESİNDEN DAYAK YEDİĞİ HALDE, YİNE 'ANNE' DİYEREK AĞLAYAN BİR ÇOCUKTUR AŞK,,
YA DA İKİNCİ HİKAYEM 'ŞÜPHE' HUZURLARINIZDA...

(ŞÜPHESİZ...)
   Çok fazla aşk meşk işlerinden anlayamadığıma karar vermiş olsam da hatun milletinin ne kadar kıskanç olduğuna defalarca şahit olmuşumdur. (Defalarca? Bak şimdi:)
   Totalde ilişki işinden anladığım şudur ki 'iki bambaşka insanın bir arada olması, olabilmesi' tek kelimeyle mucize demektir benim için ve başarabilenler kesinlikle takdire şayandırlar.
   Elbet alışana kadar insanlar birbirine ki buna ilişkinin rayına girmesi denir, ilişkiyi kuvvetlendiren aslında pek çok tartışma yaşanır aralarında...
   Ve fekat tedavisi en mümkün olmayan yara aldatmadır her halde ve ne erkek ne de kadın bu yıkımdan harap olmamış bir benlikle çıkamazlar
   Aldatma eyleminin pratikte gerçekleşmemiş oması bile yıkıcılığını engellemez aslında ve şüphesi dahi insanları karanlık diplere çekmeye yeter geceler boyu...
(SUÇLU OLAN KİMDİ?)
   İşte bu öyle bir hikayedir (bizden tek farkları) göbek deliği bulunmayan o iki ilk insandan Havva'nın (belki de gerçekten) yaşamış olduğu...
   Bu hikayeyi yazarken kutsal kitaplarda bulunan ortak ayetler fikrinden yararlandım ve hepsinden kutsal pasajlar serpiştirdim aralarına ki gidişat en azından mantıklı görünsün ve ilerlediğimde  bir Lilith karakteriyle karşılaştım ki sanırım kadınların en güçlüsü ve karakter sahibi olanlarının genleri ondan gelmiştir..
(ŞÜPHE İNSANCIL DERGİDE)
   BU ARDA ANATOMİK BİR NOT: Kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış olduğu söylenmesine (ve orta çağa kadar öyle bilinmesine) rağmen erkeğin kaburga sayısı kadından bir eksik değildir. Her ikisinde de sayı 13 tür. Belki ilk yaratıldığında erkeğinki 14 de diyebilirsiniz ki Havva'dan sonra 13 kalmıştır?
   Her ne ise durum Havva'nın sorguladığı; on üçten de en azından bir eksilmiş midir?sorunsalıdır. 
    Bakalım ne olmuş, Colombia Pictures sunar...

(ŞÜPHE, İSMİ GÜZEL DERGİ DE...)
ŞÜPHE

   Lilith’i öğrendiğimden beri gözüme uyku girmiyor, ama asıl korkum o değil aslında…
   Yanımda yatan bu adam, eşim, kaynağım, varlığım…
   Yine sabaha karşı geldi evine ve yine cevap vermeden yatıp uyudu…
  
(DÜN ELİME GEÇEN LACİVERT
DERGİNİN SON SAYISINDA)
Biliyorum, benden sıkıldı, değişiklik belki istediği, yadırgamıyorum bunu ama yılanla, hem de yaşadığımız bunca şey ve cezadan sonra buna neden olan ile tekrar yakınlaşması, elbet hayra alamet değil…
   Yüz üstü yatıyor, yine onu ilk gördüğüm andaki gibi…
   Hani uyanıp da beni ilk defa yanında görmüştün ve sol yanındaki acını unutup;  ‘’Etim, kanım, eşim…’’  demiştin…
 
‘’Rab, Adem’e derin bir uyku verdi. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı ve onu Adem’e getirdi ve Adem dedi; şimdi bu benim kemiklerimden kemik, etimden ettir…’’
(TEKVİN 1,2; 2)

   Kaldı ki ben de seni ilk kez görüyordum, senin bir parçandan; sol yanındaki 13. Kaburgandan yaratılmama
rağmen…

‘’Havva, Adem’in on üçüncü kaburga kemiğinden yaratıldı…’’
                                                                                      (TALMUD)
(HASKT*R?)

  
Her şeye karşın beni istemiş ve yanında bulmuştun, hiçbir şeyimiz eksik değildi ve hatta melekler bile önümüzde secde etmiş, cennet bahçesinin sonsuz zenginliği önümüze serilmişti, ta ki…
   Ta ki, şu güvenip günlerdir yanından ayırmadığın ve bana evvelsi gün gizlice gelip, onunla konuşmak istemediğim halde sinsi sinsi; Lilith’den bahseden yılanın oyununa gelene kadar…
   Gerçi onda da beni suçlamıştın ya, yılan her şeyin sorumlusu olduğu, beni, bizi kandırdığı halde…
   Cennetin tek sorunu o elma ağacı idi oysa. Ona bilgi ağacı dediler ve Hayat ağacıyla karıştırmamanı tembihlediler…
   Oysa yılan da farkındaydı bunun ve senin, bizim ebedi yaşama kavuşmamıza engel olmak için, bize sonsuz hayat verebilecek Hayat ağacından uzaklaştırıp ilk günahımızın sebebi ve doğacak çocuklarımın bitmez çilesi olacak Bilgi ağacına yönlendirdi bizi…

(ADEM, HERKESTEN UZAK
DÜŞÜNCELERE DALMIŞTI)
‘’ Şeytan, kendilerinden gizlenmiş olan bedenlerini ortaya çıkarmak için fısıldadı; ‘Rabbinizin sizi bu ağaçtan men etmesinin sebebi, ikinizin birer melek ve ya birer ebedi varlık olmamanız içindir…’’
(7 ARAF SURESİ- 20)
   Kulağına fısıldadığını nasıl da unuttun; gösterdiği Bilgi ağacını sanki Hayat ağacıymış gibi tanıtıp meyvesini yersen ebedi yaşama kavuşacağını…

    Ve sonrasında senin de inanmaya zaten meyilli olduğun bir yalan ile yılanın bana elmayı vermesi, doğacak çocuklarımıza bilmenin kötü olduğu şeklinde yanlış bir inanç aşılayan, bilmeyi sayemizde lanetleyen ilk günahımız; çıplak olduğumuzun örneğin, farkına varışımız…

   ‘’Böylece onları yalanlar ile aldattı. Ağacı tadınca bedenleri kendilerine göründü. Üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab’leri kendilerini çağırdı;
‘O ağaçtan ikinizi men etmedim mi ve  Şeytanın ikinize düşman olduğunu söylemedim mi?’’
(7 ARAF SURESİ- 22)
(VE O BİLGİ AĞACI İDİ)

   Lilith…
   Neden anlatmadın? Ve hatta seni terk etmiş ve bu yüzden Kızıl Denize sürgün edilmiş hem de. Çocuklarının Şeytan’a verileceği tehditlerine bile direnmiş ve dönmemiş sana…
   Bu yüzden beni yollamışlar sana öyle mi? İnanmak istemiyorum buna, inanılmaz yılanın sözlerine ama bir yanım kırıldı işte…
   Hani kaburga kemikleri bu yüzden eğridir ya; onları düzeltmeye kalkarsan kırarsın, doğruyu öğrenmek de beni kırardı ama yok değil şüphelerim, sonuçta senden duymadım böyle bir şey. Fakat geç gelmelerin, o değilse bile kim?
(CENNETTEN KOVULMANA NEDEN OLAN EYLEM)
   Uyarmışlardı bizi, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı eğer cennetten kovulursak ve sen bilmeden verdiğim, sensiz boğazımdan geçmeyen elmayı yediğinde eski dürüst sen kalabilecek miydin, beni aldatacak kadar zalim olmayacak?
  
‘’Ey Adem! Sen ve eşin cennette oturun, dilediğiniz yerden yiyin ama şu ağaca yaklaşmayın.
Yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz…’’
(7 ARAF SURESİ- 19)

      O ana kadar hiç ayrı kalmamıştık. Sonra kovuluşumuz. Senin toprakta çalışmaya, benim doğum sancısı gibi bir ızdırapla senin çocuklarını doğurmama ve sana itaate mahkum olmam…
   Asla şikâyetçi olmadım bu cezadan, asıl ayrı kalmamız, bana en büyük ceza idi…
   Seni Hint toprağına, beni ise Cidde’ye indirdiler. O yılan olacak neden bizimle geldi ki? Onun da İsfahan’a yollandığını söylemiştin geçen gün. Neden hala konuşursun ki onunla, şekli bile değişti cezadan sonra; artık karnı üzerinde sürünen bir ucube o; ama temiz kalplisin düşmanlık besleyemezsin, bilirim…

‘’(16) Rab kadına, çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim’ dedi. Ağrı çekerek doğum yapacaksın,
 kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek…
(ŞÜPHELERİN HAKLI ÇIKMASI)
(17) Rab Adem’e, karının sözünü dinlediğin ve sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan yediğin için
toprak senin yüzünden lanetlendi’ dedi.
Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamayacaksın…’’
(İNCİL- YARATILIŞ)
  
   Cebrail yardım etmeseydi ve Arafat’a getirmeseydi seni, asla Müzdelife’de karşılaşamazdık biliyorsun değil mi? Koca dünya, sen bir uçta ben diğer, ne yapardım o zaman…
   Sabah olmak üzere ve ben gerçek cevapla karşılaşmak istiyorken, bir o kadar da korkuyorum, ellerimin buz kesmesi bu yüzden…
   Doğrulmanı bekliyorum tüm şüphelerimle yüz yüze gelmek için ve soruyorum sana şimdi; beni aldatıyor musun? Korkum Lilith değil ve sana sorarsam eğer şaşırma ve hemen savunmaya geçme; ‘etrafta kadın mı var?’’ diye…
(VE CENNETTEN KOVULSAK DA, BAZILARIMIZ
 İNSAN OLMAYI BECEREBİLDİ..)
  Zira korkuyorum bir kaburgan daha eksilmiş midir ki?
  Bunca cezayı çekmek zorunda bırakan eşini suçlu görerek ve yılanın da hasetiyle belki bir başka kadını istemişsindir olamaz mı?
   O yüzden saymalı ve gerçeği öğrenmeliyim, bu dünyaya yeni biri vücut geldi mi senden yakın zamanda?
   İlahi bir el ile belki ve duymuş gibi beni, yüzünü dönüyorsun yatağımızda, vücudun ellerin, yüzün hala sevdasına tutulduğum ilk an ki gibi ama affet beni saymalıyım onları, bir tanesi daha eksildi mi diye, zira hamileyim ve senin çocuğunu doğuracağım, hak ediyor musun bunu?
  Değil ise doğuramam, kaldı ki aynıyız; Lilith kadar gururluyum bende?
   Bir…
   İki…
   …
   On bir, on iki ve…
    Ve 13…

‘’Adem karısı Havva ile yattı.
(FARKLI OLDUĞUNUZ DOĞRU
BİZ ERKEKLERDEN)
Havva hamile kaldı ve Kayin’i doğurdu.
‘Rab’bin yardımıyla bir oğul dünyaya getirdim’ dedi’…’
(YARATILIŞ 4:1- 12)


(KASIM 2013/ ÇETİN TARI)


   Velhasılı öğrenmek iyi olmadı en azından cennetin kapılarını kapadığı için yüzümüze. Ama bir kez bu olduktan sonra öğrenmekten de vazgeçmemeli idik sanırım en azından dünyayı cennet kıvamında yaşayabilenlerin başarılarını görebildikten sonra...
   Umarım beğenmiş sinizdir ve okumanıza değmiştir,, son...
   Doya doya elma yediğiniz ve kendi cennetinizde şüphelerden uzak bir yaşam kurabildiğiniz günler yaşamanız dileğiyle...
(Çetin TARI)



GÜNÜN MOTİVASYONU:

''En yakın zamanda bir elma ağaç dik,, 
ki dikili bir ağacın olsun şu hayatta...''
(Çetin TARI)

GÜNÜN SÖZÜ:

'' Adam dediğin iki kadın arasında kalıyorsa, biri eşi diğeri de kızı olmalıdır...''
(Bob MARLEY)

GÜNÜN KARİKATÜRLERİ..


ADAM & EVE ;)



23 Mayıs 2014 Cuma

BİLİNMEYEN N O: 136

KADINLAR KENDİLERİNİ GÜLDÜREN ERKEKLERİ SEVERLER AMA ONLARI AĞLATAN ERKEKLERE AŞIK OLURLAR,,
YA DA SU, ASLINDA NEDİR?


(SU GİBİ, DENİR)
  Mademki dörtte üçü sudur bir kadının o halde ''başlıktaki durumun oluşmasında hiç mi yoktur suyun suçu'' şeklinde bir beyin fırtınası yapacağız bugün ve kadınların (ve elbet biraz da bizim) tutarsız davranışlarında günah keçisi olarak doktorumuz Emomoto'nun aşağı deney aracılığıyla suyu ele alacağız bugün zira cansız denilen bu şeyin bir duygusu olduğunu göstermeye çalıştı kendileri nasıl mı?
   NOT: daha önce işlemiş olsam da bu konuyu kitap projeme istinaden katacağım sayfalardan biri olduğu için olabildiğince cilalanmış ve genişletilmiş haliyle sunuyorum hizmetinize...
    Hazırsa bir bardak suyu yanınıza alarak nelere kadir olduğunu okumaya başlayınız...
 ''Suyun verdiği mesajlar'' kitabıyla tüm dünyada yarım milyona yakın  satan Dr.Masaru Emoto'nun ''Aynı yerden alınan su örneklerine yazılı ve sözlü kelimelerle veya  müzikle  değişik niyetler, düşünceler yönlendirildiği ya da odaklanıldığı zaman 
(GÖR VE ONA GÖRE BULUN
ORTAMLARDA...)
’su kendi ifadesini değiştirmektedir’’. 
şeklinde özetlediği ünlü deneyidir.
     Yapılan işlem çok soğuk bir odanın içinde son derece güçlü bir mikroskop ve çok yüksek hızlı bir fotoğraf çekimi şeklindedir. Bu teknikle henüz  donmuş su kristallerini fotoğraflamıştır.
     What the bleep do we know adlı olağan üstü kitapta (Ne b*k biliyoruz ki şeklide dilimize çevrilmiş kitabı mutlaka okuyunuz) niyet faktörü ile sudaki kristalleşme farklılığı yukarıdaki resimde de olduğu gibi açıkça görülmektedir.
     Sevgi ve takdir sözcükleri,teşekkür sözcükleri dinletilen ya da müzik (Beethoven, Bach, Heavy Metal) dinletilen ya da kin ve nefret sözcükleri dinletilen su kristalleri görüldüğü gibi farklı şekilde kristalleşmektedirler.
(SENİ DOĞURAN SUYDU...)
    Deneyde fiziksel bir uyarana maruz kalmayan suya donma aşamasında yukarıdaki müzikler veya üzerinde çeşitli niyetler (seni öldüreceğim, seni seviyorum,beni hasta ediyorsun vb.) gibi etiketler yapıştılır ve kristalleştiklerinde fotoğrafları çekilir. Sonuç (fotoğraflara göre) inkara yer bırakmayacak şekilde çok güzel veya niyetin negatifliğine göre elde edilen çirkin şekilli kristallerdir.
(SU İLE BİRLİKTE KRİSTALLEŞEN KEDİ,
TEMSİLİ,)
     Buradaki ana fikre göre insanların da yüzde yetmişinden fazlası sudan ibaret olduğuna göre birbirimize karşı niyetlerimiz veya dinleyip izlediklerimizde seçici olmamızı özetleyen bu romantik görüş bence harika olmakla birlikte tam olarak bilimsel bir durumu yansıtmamaktadır.
     Kişisel kanaatime gelince; kesinlikle yadsımamakla birlikte deneyini double blint denilen bir bilimsel karşılaştırmaya sokmadığı ve James Randi'nin deneylerini daha profesyonel ve tarafsız bir laboratuvarda ispatlaması karşılığında 1 milyon dolar vermeyi taahhüt etmesine rağmen buna yanaşmaması bu romantik (ama kesin olarak yanlış demek doğru değil) düşüncenin gerçekliğine gölge düşürmektedir.
   Her şeye rağmen bundan evvel pek çok çalışma,   şifacıların hidrojen birleştirmeleri  veya  suyun infrared ışınları emmesi  ile ilgili gözle görünmeyen etkilerini meydan çıkartmıştır.  Ancak, bu çalışmaların hiçbirisi Dr.Emoto nun zarif çalışması ile boy ölçüşemez.  
   Düşünce ve güzelliğin etkisi bundan evvel bu kadar iyi bir şeklide hiç anlatılamamıştı.’’ 
(SUYU KİRLİ KRİSTALLEŞEN KEDİ)
    Naturally Well mecmuasının editörü olan Marcus Laux ise şöyle bir yorum yapmıştır  ‘’Galile, Newton ve Einstein gibi Dr. Emoto’nun net vizyonu bize hem kendimizi hemde evreni farklı bir şekilde algılamayı göstermiştir. Burada bilim ve ruh birleşerek bizim dünyayı algılayışımızla ilgili inkar edilemeyecek bir kuantum sıçraması yapmış, sağlığımızı kazanarak nasıl huzur yaratabileceğimizi göstermiştir.’’
    Gerçekliğini ispatlayamasa da insana iyi hissettiren ve belki de dedirtebilen shintoizm etkileşimli fikir pek çok yönden dünyaya yayılmayı başarmıştır. 
(SEN)
     Kaldı ki inanmamak için bir sebebimiz yok zira fikir harika; güzellik ve zerafet bileşimimize harika etkiler yapmaktadır. 
   O halde sevgil arkadaşlar düşüncenizi sürekli olumluya çevirerek olumsuz yakaladığınız düşüncelerini sanal denizinizde boğun, mutlaka bir şeyler olumlu yönde değişecektir..
(AŞK)
   Toparlayacak olursa;  Japon Bilim Adamı Prof.Dr. Masaru Emoto, içinde 70’ten fazla kristal resmi bulunan “Su Kristalleri” adlı kitabında şunları kaydetmiştir: “Su, cansız bir madde değil; canlı ve duyguları algılayan kristallerden oluşmaktadır. Su, çevresinden pozitif ve negatif bilgileri alır ve ona göre tepki verir.” şeklinde durumu özetlemiştir..
  Ayrıca, suyun hisleri ve şuuru da kaydettiğini ortaya çıkarmıştır. Emoto, araştırmalarıyla suyun sadece hafızasının ve bilgi taşıyıcı özelliğinin olmadığını, aynı zamanda kâinatın dilini ve gerçek sevgi titreşimini de yansıttığını ispatlamaktadır. (Diyor, ben elçiyim)
   Yani güzel sözlerin veya rahatlatıcı bir müziğin, insan bedenine ve ruhuna faydalı olması gibi, suda da mevcut olan biyolojik sistem aynıdır. 
(KİMYA VE KİMYASAL BAĞLAR)
   Bizim kültürümüze gelecek olursak; Osmanlı döneminde psikiyatrik bozuklukların tedavisinde su sesi kullanılırken, günümüzde suyun her türlü özelliği ayrı bir hastalık reçetesi olarak kabul edilmektedir.
   Günümüzde suyun tedavi amaçlı kullanılma yöntemleri arasında suyla yıkama, su akıtımı, basınçlı su fışkırtma masajları, suda yürüme, banyodan saunaya kadar varan hidro ve termoterapi yöntemleri gelmektedir. 
(KARŞINDAKİNE ONA GÖRE DAVRAN)
   Suya dokunmak, su ile temas içinde olmak bağışıklık sistemini uyarmakta, stres karşıtı hormonların üretimini hızlandırmaktadır. Suyun cilde teması sinir uçlarını uyarmakta ve nevraljiden (sinir iltihabı) migrene, kas tutulmasından eklem atrozlarına kadar bir çok soruna çözüm olduğu keşfedilmiştir.
   Ayrıca, damar çeperlerini de etkileyen su, varisleri rahatlatıyor, dolaşım bozukluklarını düzeltiyor. Sonuçta su, günümüzde çeşitli hastalıklarda tıbbi tedavi yöntemlerinin yanında, aynı zamanda destekleyici olarak da kullanılabilen doğal şifa kaynağıdır. 
(SU ZEHİRLENMESİ)
   Sonraları bu deney dolayısıyla literatüre bir 'Hado' kavramı dahil olmuştur ki bu; su kristallerini (Dörte üçümüz) mekanizmayi iyi yönde etkileyen durum, ortam olarak tanımlanmıştır. 
   Diğer yandan Dr. Emato ya göre Hado tüm maddede atomik seviyede görülen titreşim desenine verile isimdir ve bunun temeli de insan şuurudur. 
   Yıllar geçtikçe ve Dr. Emoto nun teorisi kabul gördükçe Hado anlayışıda bütün Japonya da yaygınlaştı. Öyle ki bu kelime günlük konuşma dilinin bir parçası oldu.
  ‘’Buranın hado su çok düşük haydi gelin buradan ayrılalım’’. ‘’Gelin çevremizin Hado sunu değiştirelim.’’ İşte bu tip konuşma şekilleri özellikle Emoto’nun devrim yaratan su kristalleri ile ilgili çektiği fotoğrafların yayınlanmasından sonra Japonya da çok yaygınlaşmıştır. 
(ONA YAKIN OL)
   O halde sevgili arkadaşlar insan ilişkilerine bir de bu gözle bakınız artık: ona kötü bir söz söylediğinizde veya olumsuz bir ortamda bulunduğunuzda varlığınızın büyük kısmının nasıl kirlendiğini ve doğallığının bozulduğunu, hastalandığını hatırlayınız...
   Çözüm olabildiğince olumlu ve elinizden geldiğince huzurlu ve sizi kirletmeyecek kaliteli yaşamdır. Demek istediğimin asla para ile pulla ilgisi yoktur; anladınız zaten siz onu...
   Sizi oluşturan kristallerin en güzel halleriyle salınıp ışıltılara yaydığı (nız) günler görmeniz dileğiyle...
(Çetin TARI)

GÜNÜN MOTİVASYONU:

''Yediğin meyvelerin çekirdeklerini asla çöpe atma,
 onları en yakın yerde toprağa kavuştur.''

GÜNÜN SÖZÜ: 

       ''En insani davranış, bir insanın utanılacak duruma düşmesini önlemektir. ''

Friedrich Nietzsche 

GÜNÜN KARİKATÜRÜ:

UZUN EVLİLİĞİN SIRRI ;)

22 Mayıs 2014 Perşembe

BİLİNMEYEN NO: 135

BİR KERE BİRİNE GEÇ KALIRSIN VE ARTIK KİMSE İÇİN ACELE ETMEZSİN,,
YA DA ZAMAN YOLCUSU: JOHN TİTOR

(ZAMANI  DONDURANLAR..)
   'En kusursuz cinayet yaşama sevincini öldürmektir' der Paulo Coelho. Dünya tekdüze bir yer halini aldığında ve ertesi günlerinin farkı kalmadığında bu gününden, ilk cinayetini işlemişsin demektir ve bu anlamda çok az masum vardır sanırım hayatını katletmeyen...
   Velhasıl bizler bilimsel düşünmeden yana ve dogmatik olandan uzak durmaya çalışan insanlardan olmaya çalışsak ta hayal gücüne ket vurmamalıyız diye düşünürüm önce kendimiz ve sonra da çocuklarımızın dünyasında...
   Mutfağa girdiğinizde eğer yerden tavana doğru yükselir ve uçmaya başlarsanız mamasını yiyen ve henüz konuşmaya çalışan çocuğunuz kahkahalar atmaya başlayacaktır onca normal görünen bu duruma ama siz aynı manzarayla karşılaşırsanız kalpten gitme ihtimaliniz bile olabilir... 
   İşte aradaki fark dünyanın mucizelerle dolu olabileceğine olan inanç kıtlığınızdır... Güya hayat tamamen çözülmüştür ve asla temellerinden sarsılması mümkün değildir. Yani iki ile iki toplanınca kesin kez dört eder. 
 
(MÜZEDE BULUNAN RESİM)
 Fakat bilim öyle keşifler yapmaktadır ve aslında bizim evrenimizde (biraz da kendimizin uydurduğu) matematik ve geometri öyle yumuşak bir zemindedir ki bilim insanları pek çok farklı yolla ikinin iki ile toplanmasının dört etmeyeceğini ispatlayabilir ve iki noktayı birleştiren en kısa yolun bir doğru olmadığını gösterebilir...
(DELİ OĞLAN BASINDA)
   Yazıyı fazla uzatmadan demek istediğimi toparlayayım ki kabuğunuzu kırmak için tölerans çizginizi aşağı indirmeye fırsat tanıyınız ki hayat bir nebze olsun heyecanlı bir yer haline gelebilsin sizin için ve eğlenceli şeyler okuyun, deneyimleyin ve 'neden olmasın ki?' diyebilin.    
   Hem belki de gerçekten öyledir ve öyle olduğunun ispatlanması sadece bir zaman meselesidir. Tıpkı zaman yolcusu olduğun iddia edilen John TİTOR vak'asında olduğu gibi...
   
(ıbm 5100)
Kaldı ki unutmayın; her yeni bilgi beyninizde yeni bağlantılar kurulmasına ve paradigmanızın yeniden şekillenmesine yol açacaktır ve bu şey bir de hayal gücünüze yeni ufuklar açıyorsa; yeme de yanında yat durumları...
(ZAMAN YOLCUSU: TEMSİLİ)
   Kanada'daki bir müzede sergilenen (Life dergisi) 1940 yılında çekilmiş fotoğrafta sonradan John Titor olduğu öğrenilen adamın ortamdan (zaman diliminden) ne kadar farklı (kirli sakal, baskılı tişort, cool tavırlar ve çok sanraları moda olacak pilot gözlüğü) bir halde olduğu açıkça görülüyor sanırım... 
   Fotoğraf müzeye yerleştirilmeden önce uzmanlarca incelenmiş ve tabi ki fotoşop olmadığı da anlaşılmıştır ki bu yüzden bu gün bile güncelliğini koruyan bir zaman yolcusu fotoğrafıdır bu..
   Vikipedia'daki bilgiler ise onun için şöyle yazılmıştır:
   John Titor zaman yolculuğu yapıp 2036 yılından geldiğini öne süren bir kişidir. 2000/ 2001 yıllarında çeşitli internet haber sitelerine belirsiz, çoğunun yanlışlığı kanıtlanabilen bilgiler yollamış, yakın gelecek hakkında öngörüler ve yaşadığı zaman hakkında bilgiler vermiştir. John Titor'un söyledikleri birçok tartışmaya konu olmuştur.
(GELECEĞE AİT ÜSTÜN BİR TEKNOLOJİK)
   Yazılanlara göre John Titor, devlet için çalışan ve zaman yolculuğu projesi için seçilen bir askerdir. 2036 yılından 1975 yılına IBM 5100 almak için döndüğünü söylemiştir. Bu bilgisayar ile 2036 yılında eski programların "ayıklama (debug)" işini yapacağını iddia etmiştir. 
   Gönderdiği yazılar, 2000/ 2037 yılları arasında birçok olaydan bahsetmiştir ki bunlara 3. Dünya Savaşı'da  dahildir. (2015 yılında olacağını ve toparlanmanın 20 sene süreceğinini iddia ediyor; ayvayı yedik...)
(BİZ)
   Titor mart 2001'de yazılar yollamayı bırakmıştır ve kimliği ile ilgili hala hiç bir bilgiye ulaşılmış değildir... 
   Titor'un almak için geldiği eski bilgisayar için anılan iddialar IBM yetkililerine sorıulmuş ve ertesinde yapılan açıklama gerçekten sarsıcı olmuştur;

     ibm mühendisleri:
   "iddia edilen bilgisayarı ve yazılımını inceledik,2037 ye uyarlı sanal bir yazılım yazdık ve işe yaradı.
(HAYAL GÜÇLERİNİ KÖRELTME..)
   5100 markalı modelin ayıklama yazılımının günümüz teknolojisinden geride olmakla beraber, günümüz teknolojisinden üstün yanları vardır. Bizzat kendi mühendislerimizin, kendi üretimimiz olan bir yazılımı ve özelliklerini başkaları tarafından öğrenmiş bulunuyoruz."

   John Titor'un gelecek ile ilgili yazdıkları ise şunlardır...

-amerika ırak'a ve ortadoğu'ya petrol için saldıracak, orada iç karışıklıklar 10 yıl civarı sürecektir. 
(ZAMANDA YOLCULUK)
-2015 yılında 3.dünya savaşı çıkacak. çin-amerika karşıtlarının yarattığı bu savaşın götürüsü çok yüksek olacak. milyonlarca insan ölecek. savaşın sonunda dünyada etnik kimlik, kültür kalmayacak. insanlar robotikleşme, üst kimliğe bürünme, tanrılaşma evresine girecek. daha az hastalanacak, daha uzun yaşayacak, doğru seçimleri daha rahat verebilecek
-2037 yılında bu düzene karşı çıkan anarşistler olacak. bende bu anarşistlerdenim, zaman makinesini yalnızca biz bilim adamlarımızın sayesinde bulduk. düşmanımızın bilgisayar ağını hacklememiz için 1970 yılında üretilen ibm cihazının bilgisayar kodlaması gerekmektedir.bu cihazı alabilmek için seçildim.
(MEKANDA YOLCULUK)
3. dünya savaşının (2015) çok büyük bir yıkıma neden olacağını, tüm dünyanın kaosa sürükleneceğini, açlık ve sefaletin diz boyu olacağını bunun tam 20 yıl boyunca süreceğini söylemiştir.
bu 20 yıllık savaş boyunca tüm dünya devletleri üretimini sadece silah ve askere endeksleyeceğini, silah ve asker gücü olmayan devletlerin çok hazin bir son yaşayacağını anlatmıştır.
3. dünya savaşından sonra artık insanoğlunun savaşları bir kenara bırakıp teknoloji ve bilime ağırlık vereceğini ve bizim tabirimizle altın çağı yakalayacağımızdan bahsetmiştir.


    Bunların deli saçamsı mı yoksa 'belki de?' olduklarını öğrenmenin tek çaresi 2015'i beklemek gibi görünüyor. 
(YAZIM İÇİN ''HALKIN'' TEPKİSİ)
   Zira eğer savaş çıkarsa elemanın gerçek olduğu ortaya çıkacak ve eğer ki böyle bir şey olmazsa bir şehir efsanesi daha milyonlarca zihne taze hayal tomurcukalarını dikmiş olarak tarihe karışacak...
      Bizim dileğimiz ise savaşların olmaması pahasına bu adamın gerçek olmadığını dilemektir...
  Dünyaya bugün okudukların sayesinde daha farklı bakmanı sağlayacak benim gibi bloggerların (öyle deniyor, pek havalı) artması dileğiyle...
 (Biraz öyle oldu, övdüm yani kendimi, canım sağ olsun şurada savaşa bir yıl kalmış;)
Çetin TARI 



GÜNÜN MOTİVASYONU:

   '' İnternetten araştır ve bebekler gibi karında; doğru nefes almayı öğren...''

GÜNÜN SÖZÜ:


'' Asla aşk acısı çeken birine aşık olmayın. O kişi yaralıdır ve yara bandı olarak sizi kullanır.''
Pablo Neruda

GÜNÜN KARİKATÜRÜ:

PEMBE TİŞÖRTLÜ ERKEKLER:)



21 Mayıs 2014 Çarşamba

BİLİNMEYEN NO: 134

ÇOCUKLUK, GECE YARISI TUVALETTEN ODANA KOŞARKEN KİMSENİN SENİ YEMEDİĞİNE SEVİNMEKTİR,,
YA DA İLK ADIM YELKOVAN...

(GÖREBİLDİĞİN TEK ŞEY...)

   Bugün, ''Ulan bende yazabilirim ne var ki?' diyerek önceleri pek haz etmesem de sonradan kendi tarzımda diyebileceğim (yolladığım bazı dergiler öyle diyor) bir oyun parkı havasında takıldığım öykü yazma maceramın ilk bölümü, ilk eseri (demek iddialı ama neyse) 'Yelkovan' ı ekleyeceğim buraya...
  (KOMU OYUNA NOT: Girişteki 'ulan' kelimesine fazla takılmayınız derim zira çok zeki bir hocam bir gün 'Küfür ruhun süpürgesidir demişti...' Dolayısıyla kendi adıma hiç bir sakınca görmediğimi belirtmek isterim. Tavsiyem sizde ediniz ve rahatlayınız,, hem bilimsel olarak kalp hastalıklarına yakalanma riskiniz de azalacaktır...)
(RESMİ BÜYÜT DE GÖR,,
AHANDA ORADAYIM;)
   Elbet okuyan arkadaşlar vardı ama hani bir cesaret olsun diye bazı arkadaşlara ve 'Yazın kardeşim, ne var ki' diyerek tavsiye edebileceğim bir uğraş olacaktır öykü yazma işi...
   Bir de şöyle kurallı yazın bu kaidelere uyun diyenlere fazla kafayı takmayın derim zira hani o kırk ayak hikayesinde geçen böceğin durumuna düşersiniz diye uyarırım sizi. 
   Hikayede (eğer gördüyseniz) kırk ayağın ne kadar güzel yürüdüğü övülür ve ona nasıl bu kadar düzenli bir şekilde yürüyebildiği sorulunca, bir an için adımlarına dikkat etmeye çalışan kırkayağın ayakları birbirine dolanı verir ve artık yürüyemez olur...
(YELKOVAN)
   İşte bu kıssadan hisseye göre özgürce yazmak geliyorsa içinizden yazın gitsin benim kendi kendimle konuşmam gibi belki... 
   Emin olun yazabildiğinizi fark edeceksiniz ve zamanla daha güzel olacak her şey. Diğer yandan kendini beğenmiş bir dergi yöneticisine dediğim gibi (o kıvama geldim ki artık duayenlere laf yetiştiriyorum ;) Orhan Veli'de Garip akımın çıkardığında ve şiirin içine 'Süleyman efendinin nasırını  eklediğinde aşağılanmış ve genel kaidelere uymadığı için eleştirilmiş dışlanmıştı ama o vazgeçmedi. Şu an şiiri, modern Türk şiirin mihenk taşlarından olmuştur. (İyi cevap vermişim abi!)
(İLK YAYINLAYAN)
   Dolayısıyla ilk öykümü buraya ekliyorum ve zaman içinde diğer dergilerde yayınlanmış öykülerim ve sağ olsun insanların taktir edip ödül verdikleri öyküm 'Çilek' i de buraya ekleyeceğim...
 Hazırsanız çocukluğundan itibaren yalnızlığın güvenli kollarına kendini bırakmış bir adamın flu hikayesini okumaya başlayabilirsiniz demektir...
(ACEMİLİKTEN BİR ÇOK DERGİYE
YOLLADIĞIM İÇİN BENİM DE HABERİMİN
OLMADIĞI BİR ÇOĞUNDA YAYINLANMIŞTI)
  

YELKOVAN


   Saat üç ile dört arasında, dörde daha yakın. Yelkovan düşeli iki ay oldu. Yine de saati neredeyse tam olarak tahmin edebiliyorum, 38 dakika geçiyor. Bunun sebebi saniyeleri sayıyor olmam da olabilir tabi…

  Annem tamir ettirmek üzere götüreceğini söylemişti ama sürekli unutuyor, bense hatırlatmıyorum artık, alıştım durumuna…
  Geldiği ilk günü hatırlıyorum 1979 ilkbaharında arka bahçede çamurdan tabanca yaparken biz, Almanya’dan gelen komşumuzun hediye olarak getirdiği guguklu saat bu…
  O gün ağabeyimle, saat başı ötecek diye gece yarısına kadar başından ayrılamamıştık. Kuş her öttüğünde sahip olduğu zekaya mucize gözüyle bakıyorduk, ne kadar da havalı bir saatti…
    
      Odama uğramayalı iki günden fazla oldu? Yemeğim ve suyum yok ama her şeyden öte sigaram da kalmadı... Oysa hayatla tek bağımın sigara ve kitaplarım olduğunu biliyor, her ne kadar artık kitap okuyamayacak kadar dikkatim dağınık olsa da...
(KİMSE GELMİYORDU)
  Ağabeyim, üç gün kalan 12. Yaş gününü göremeyeceği bir trafik kazasında ölürken onun yokluğuna bir türlü alışamayan ve avuç dolusu sakinleştiriciler ile ayakta durabilen babam sonunda bu dünyada daha fazla duramayacağına karar verdiğinde, 26 yaşıma yeni basmıştım..

Tarih boyunca yaşayıp ölmüş insan sayısı 110 milyardır.

(VE HER ŞEY BİR DÜŞMAN)
O günden sonra değiştiğimi anlatıyordu annem. Sürekli hastaneye gitmeler, testler, unutmalar, anlamasız konuşmalarım içinde kayboluş ve sessiz asabiyetim…

  Artık işime devam edemeyeceğimin kesinleştiği o salı günü ve eve kapanma sürecim ve ardından doktorun kapalı kapılar ardında anneme şizofreniye doğru kaymakta olduğumu anlatması..
  Kaymak? Bir insan neden kayar? Tabi ki elinde olmadığı için...
   Ama yanlış bir tespitti, bir şeylere kaydığım yoktu, daha doğru olan beynimden fışkıran tüm o diğer kişiler ve seslerin dünyama kaymakta olduklarıydı... Durdurmak ya da onlardan kaçmak mümkün olamadı, bir gün uyandığımda tüm ruhumu işgal etmişlerdi...
  Sigaradan sepya bir renk alan odamın duvarlarını krem rengiydiler diye hatırlıyorum, oysa gri olduklarını not almışım pencerenin sağ alt köşesine...

Artık sorma! duvarlarının eski rengi; gri…

(NASIL UNUTMUŞTU ONU ORADA?)
  Emin değilim… Oysa eskiden hiçbir şeyi unutmazdım; tarihler, isimler, yüzler ve hatta kitaplar bir resim gibi hayalimde, önüme sayfalarca açılır ve ben onları yanlışsız, ezbere okuyabilirdim. Bunu herkesin yapamadığını fark ettiğimde altı yaşımdaydım.
   Babam; ‘‘Gel...’’ derdi misafirlerin yanında gururla, ‘‘…sana aldığım küçük Prens kitabını, ezbere bir oku…’’
  Oysa artık en ufak şeyler bile labirentte kaybolan fareler gibi beyin kıvrımlarımda eriyip yok oluyorlar…
  Artık unutmamak için her şeyi yazıyorum. Keçeli kalemimle ve odamın duvarlarında gördüğüm, kalan her boşluğa yazıyorum… Tavanda ulaşabildiğim yerlere kadar üst üste karalamalar dolu... Hatırlamalıyım, eskiden bildiğim her şeyi uykusundan uyandırmak için ihtiyacım var yazmaya ve bunları tekrar tekrar okumaya, hiçbir şeyi unutmamalı, babama mahçup olurum…

  İyi değilim ama özellikle unuttuğum an, ölüyor olduğum kesinleşecek sanki… İçimde, çok derinlerimde, bozulmadan kalmayı başarmış bir yerdeki garip bir sezgi böyle söylüyor… yazmalısın, dayan…

1907 yılında Massachussetts’li bir doktor, özel bir ölüm döşeği tasarladı. Sonra da insan vücudunun ölüm anında 21 gram kaybettiğini rapor etti.
Bu nedenle ruhun 21 gram tuttuğu varsayılıyor…
(BEKLEDİ...)
(o son anda, 21 gram eksileceğim)

  Odama uğramayalı iki gün mü oldu? Bu sabahtan itibaren hayallerim, susuzluğun da etkisiyle koyu yeşil çamurlara benzeyen canavarlar halini aldı… Gözlerimi kapadığımda çivit mavi bir tona gömülüyor ve dayanamayıp açtığımda onları, her yönden sırayla başımın üzerine çullanıyorlar…
  Nefes alamayacağımı düşündüğüm son anda kafamı tahta pervaza vurmasam, öldürmeleri kaçınılmaz. Eskiden de olurdu ama belki ayda bir, oysa şu an sürekli odada karşımdalar…

Kendime; elektronik mühendisisin.
Okulunu birincilikle bitirdin…

  Pervazı her an daha çok kaplayan kan beni ölesiye korkutuyor, yoksa hayal mi hepsi… Yani az önce geldi ve beni kontrol etti belki, üzerimi değiştirip yanıma o beyaz gofretlerden de koydu, belki açlığım susuzluğum, kafamdan akan kan, hepsi, hepsi birer hayal…
  Saat beşi üç dakika geçiyor olmalı… Susuzluğum dayanılmaz ama dışarı çıkamam, kaç yıl oldu bu odadan dışarı adım atmayalı, beni yutmak üzere eşikte bekleyen düşmanlarımın topraklarına…

Yetişkin bir insan günde 23 bin defa nefes alır…

  Nefes alamıyorum, neden yanıma gelmiyor, dışarı çıkamayacağımı bilmiyor mu? Küçük tuvaletimi yatağın arkasına yaptım az önce, geldiğinde kızacak ama olsun, hele bir gelsin de bu kez onunla konuşacağım. Çok şaşıracak ve gülümseyecek belki, saatin yelkovanını buldum ittiğim yatağın altında…
  Eskiden ne çok konuşurdu benimle, ne çok gülerdik, oysa nasıl bir şey olduğunu hiç hatırlamıyorum artık  gülmenin ve biriyle konuşabilmem imkansız gibi…
  En büyükleri dalga geçiyor sürekli. Burada öleceğimi söylüyor, arkama dönmem gözlerimi kapamam fark etmiyor onun için, sürekli omuzlarımda. Omuzlarımdaki melekleri de çoktan kovmuş…  Artık yapayalnızsın diyor…
   Saatten yayılan dalgalar dev bir çanın içindeymişim gibi beynimde çınlıyor. Kahkahaları her yerde; ‘’Burada öleceksin, kimse yok bu evde…’’

Ölümden sonra üç gün içinde akşam yemeğini öğütmeme yardımcı olan enzimler beni yok etmeye başlar..

(YEŞİL BİR ÇAMURDU...)
  Saati ve çocukluğumdan kalanı, az önce parçaladım. Ve masamı da ve kitaplığımı da… Kapımın içeri açılan camını da kırmalıyım, bunlar cesaretimi toplamak içindi ve gücümü toplayıp dışarı adımımı atabilirsem, çok kızacağım bu gün ona; ‘’Beni, oğlunu nasıl unutursun? Dışarı çıkamayacağımı bilmiyor musun, hem yıllardır çıkmadım ki?’’
(VE DIŞARI ÇIKTI)
  Güneş doğuyor. Dışarı bakamam ama ilk kez kalın perdelerimi açma gereği hissediyorum. Tüm korkularıma ve insanların o tiksinti veren bakışlarına rağmen perdeleri aralayacağım bugün…

Vietnam işgalinde Amerika, öldürdüğü
her Vietnamlı için 50 bin kurşun attı..

  Saatin kaç olduğunu bilmiyorum artık ama açlıktan uyuşan beynim, camın önünde yıllar önce kurumuş olan çiçeğin, kalan iğrenç dallarını yememi emrettiğinden beri olmayan kontrolümün son kırıntılarının da elimden uçtuğunu fark ediyorum.
  Kesilen elime aldırmadan, kırdığım oda kapıma ait buzlu cama, nihayet bakma cesaretini gösterebiliyorum. Görünen duvarlar tertemiz ve aydınlık gibi...
 Yeşil yaratık duvarın dibinde oturmuş saatin kırık parçalarını kurcalarken, birden donuk bakışlarını üzerime dikerek niyetimi anlamışçasına, çıkmamamı emrediyor; ‘‘Anneni o halde görmek istemezsin…’’

(ŞİZOFRENLER TÜM AİLELERİNİ KAYBEDİNCE NE OLUR?)
İnsan beyninin %80’i su dur ve öldüğünde…

  Tanımaktan aciz olduğum sesimle, her zaman yaptığım gibi kulaklarımı kapayarak sonsuz tartışmalara giriyorum kendimle, bir ileri bir geri sallanırken bu kez beni duysun diye ama odama gelen yok.
  Sadece karşımdaki yeşil çamur, yolun sonuna geldiğimi söylüyor elindeki yelkovanı yüzüme fırlatırken: ‘’şizofrenler, tüm ailesini kaybedince ne olur biliyorsun değil mi?’’ Ve daha şiddetli gülüyor bu kez ve sesi duvara sürülen keskin pençeler gibi beni halıda yeni açılan dipsiz bir kuyuya çekemeye çalışıyor. Buradan çıkmalıyım…
   Gözümü açtığımda hava kararmış ve ben koridorda boylu boyunca yatmaktayım. Buraya nasıl geldiğimi hatırlayamıyorum. Artık hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Buranın duvarlarında notlar yok, geçmişim ya da kim olduğum, sanki hiç yaşamamışım ve başka bir zamandayım, iyi olduğum zamanlar..
   Babamla annem ağabeyimle birlikte televizyon izliyor olmalılar. Koridorun sonundaki odada hafif sesler altında oynaşan ışıkları hissedebiliyorum. Arkamdan gelen yeşil yaratığın tüm azarlamalarına rağmen sorun yok, kalbim deli gibi çarpsa da yanlarına gidebilirim …

Kalbimiz Bir Dakikada 5 Litre Kan Pompalar.                     Böylece Kan Vücudumuzda Her Gün Tam                                              100 Defa Deveran Etmiş Olur.

(VE UYUYORDU)
  Ve odadayım, yıllar sonra… Duvardaki eski moda halı ‘saraydan kız kaçırmayı’ anlatan deseniyle çocukluğumu çağırıyor odaya. Ve ben yerde kırık tahtalarla oynayan küçük halime dokumadan kanepede yatan anneme yaklaşıyorum. Çocuk yapma diyor, ‘’…yatıyor.’’
  Benim yüzümden yorulduğunu biliyorum. Örterek battaniyeyi omuzlarına sessizce dağılan bembeyaz saçlarını düzeltiyorum. Hiç kımıldamıyor. Huzurlu bir ifadesi var, artık istediği kadar uyuyabilir, zaman sona erdi…
   Uyandırmamak için sonsuz uykusundan, mutfağa geçiyorum son gücümle ve parmaklarımın ucunda...
  Küflenmiş bir ekmek parçasını da alarak yanıma, yeşil yaratığın daha fazla rahatsız etmemesi için onu, kapıyı arkamdan kilitleyerek evden dışarı çıkıyorum..

  Kapkaranlık bir an içinde,
  elimde yelkovanımla 
başbaşayım…



   Yakın zamandaki bir plana göre Temrin dergisinin bir projesine göre yayınlanacak bir öykü kitabında da Yelkovan'a yer verileceği haber verildi... Coming Soon kitapçılarda ;)
   Yazmaya üşeniyorsanız da sakın okumaya üşenmeyiniz ki  o eleştirdiğiniz cahil azınlıktan olmayasınız ve elbet kendinizi bulmaya çok yaklaştığınız günler görmemiz dileğiyle...
                                                                                                (Çetin TARI. Eylül.2013. ANKARA)


GÜNÜN NOTU: 

''Bir dakika içinde bitirebileceğin bir işi sakın erteleme...''

GÜNÜN MOTİVASYONU:

''Bir zalime sırt vererek başka bir zalimle savaşılmaz...''
YILMAZ GÜNEY

GÜNÜN KARİKATÜRÜ:

KORKULARINLA YÜZLEŞ...