Sadece bugün var.
Hayatın değil.
Bugünün…
Bunu kimse söylemedi belki be hep “hayatını yaşa” dediler. Uzun, belirsiz, yorucu bir şey gibi sundukları… Oysa sen her sabah hayata değil, bir güne uyanıyorsun. Çoğu zaman onu aceleyle harcadığın; sanki sınırsızmış gibi.
William James ki modern psikolojinin kurucularından biri, şunu söyler:
“Dikkat ettiğimiz şey, gerçekliğimiz olur.”
Yani gün içinde neye dikkat ediyorsan, günün — dolayısıyla sen — o olursun. Bu bir kişisel gelişim sloganı değil; nöropsikolojide karşılığı var. Selective attention denilen şey, beynin gün boyunca milyonlarca uyaran arasından seçip büyüttüklerini anlatır. Sen bazı şeyleri “önemsiz” sandıkça, zihnin onları hayatından silmez; sadece bilinç dışına iter. Orada birikirler.
2010 yılında Harvard’da yapılan bir araştırma var. Matthew Killingsworth ve Daniel Gilbert’in çalışması. Binlerce kişiye gün içinde rastgele sorular soruluyor: “Şu an ne yapıyorsun?” ve “Aklın nerede?” Sonuç net:
Zihin, bulunduğu andan ne kadar uzaksa, kişi o kadar mutsuz.
Yani mutluluk, daha iyi bir hayatta değil; bulunduğun günün içinde kalabilme becerisinde.
Farkındalıkta…
Ama bunu kim öğretiyor sana?
Kim “bugünününyaşamayı” öğretti?
Felsefe burada devreye giriyor. Marcus Aurelius, iki bin yıl önce, neredeyse bugün yazılmış gibi konuşur:
“Sana verilen zaman şimdidir. Geri kalanı ya geçti ya belirsiz.”
Ne geçmişi onarabilirsin bugün, ne de hayatının tamamını. Ama şu günü… Evet. Onu biraz daha dürüst yaşayabilirsin. Bir cümleyi yutmadan. Bir yorgunluğu inkâr etmeden. Bir sevinci ertelemeden.
Bu kanalda her gün ya da haftada iki gün, şunu yapacağız:
Hayatı anlatmayacağız. Günü konuşacağız.
Sabahı, öğleni, akşamı.
Zihnin oyunlarını, anlam arayışını, sessiz korkuları.
Sana ne yapman gerektiğini söylemeyeceğim.
Ama bazı günler durup şunu soracağım:
“Bugün gerçekten buradaydın mı?”
Cevap bazen evet olacak.
Bazen canını yakacak…
Ama fark edeceksin: Bir günle ilgilenmeye başladığında, hayat sessizce hizaya girecek…
Yavaş yavaş.
Fark ettirmeden.